Varlık Yayınevi
     
 
 
   
Anasayfa Tarihçe Varlık Dergisi Kitaplar İletişim Yardım
Yaşar Nabi Nayır
Varlık Ne İçin Çıkıyor
Varlık İçin Ne Dediler
Künye
Varlık'ta Bu ay
Varlık Dergisi İçeriği (son 14 yıl)
Abonelik
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri
Varlık Dergisi 'eurozine' üyesidir

KASIM 2021



Varlık Online Satış
Çizgiyorum – Özge Ekmekçioğlu Sayfa:2
Kuş Dilinin Anlamı – Alper Çeker Sayfa:4
Alper Çeker, “Kuş Dilinin Anlamı” başlıklı yazısında “tasavvufi şiirler, ‘kuş dili’ dediğimiz bir alt dilde yazılmıştır. Bu deyiş, Hazreti Süleyman’ın kuşların dilini anlamasına atıfta bulunmaktadır. Mutasavvıfların kuş dilini kullanmalarının amacı, şiirlerini ehil olmayanların anlamasını engellemekti,” diyor ve şiirlerini Oğuz Türkçesinde ‘söyleyen’ Yunus Emre’nin sanıldığı gibi genele hitap etmediğini vurguluyor.
Beni Bende Demen Yahut Yunus Emre Bugüne Ne Söyler? – Bâki Asiltürk Sayfa:6
“Bugün Yunus Emre dendiğinde akla ilk gelen, Türkçe olmaktadır. Fakat böyle hatırlanmak için şiir dilinin sade olması yetmez, çünkü Yunus sonrasında da sade dille şiir söyleyen çok sayıda şair gelip geçmiştir. Sade olmanın yanında derin anlamlı olmak asıl marifettir,” diyen Bâki Asiltürk, “Beni Bende Demen Yahut Yunus Emre Bugüne Ne Söyler?” başlıklı yazısında Yunus Emre’nin dönemi içindeki yerini belirliyor ve günümüz dünyasına ondan nelerin yansıdığını sorguluyor. Asiltürk’e göre Yunus Emre, dilsel ve kültürel yabancılaşmanın kimlik kaybına yol açtığı bir dönemde ortaya çıkmış, Türkçenin küçümsendiği yıllarda halkın içinden gelen bir şair olarak “şiire kilometre taşları dizmiştir.”
Tanrı, Çalap, Allah – Ali Ayçil Sayfa:9
“Tanrı, Çalap, Allah” başlıklı yazısında Ali Ayçil, “‘Şiir yoluyla konuşma’ ya da şiiri günlük dilin eşiğine indirme işinin Yunus şiirinin etkili yanlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Bu şiirlerin, ilahi biçiminde olsa bile yüzyıllardır halk arasında gördüğü rağbet, ozanın sıkça insanlarla konuşuyormuş izlenimi vermesi ve onları içeriye çekmesidir. Hiçbir metin, dinî hakikatler barındırıyor diye kamusal yaygınlık kazanamaz,” diyor. Yunus Emre’ye dair klişeleşen görüşleri incelikli bir şekilde sorgulayan Ayçil’e göre büyük ozanımızı “bugüne taşıyan muhtemelen biraz da ondaki sınır aşımı bölgelerdir. İnsanlar onda, halden hale girmeyi bir insanlık durumu olarak bulmuşlardır.”
Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’de Felsefe – Muharrem Kaya Sayfa:13
Muharrem Kaya, “Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’de Felsefe” başlıklı yazısında bu iki ismin miraslarını antik Yunan ile tasavvuf arasında köprü kurarak inceliyor. Varlık, birlik, olgun insan olma, gönül gözüyle bakma, arınma vb. kavramları metinlerden örneklerle değerlendiriyor. Hem Yunus’ta hem de Hacı Bektaş’ta ortak insani ve inançsal değerlerin saptanması açısından dikkat çekici yorumlar var yazıda.
Bektaşî Erkânnameleri – Zehra Hamarat Sayfa:18
“Bektaşî Erkânnameleri” başlıklı yazısında Zehra Hamarat, “yol, yöntem, âdet, usûl” anlamına gelen “erkân”dan yola çıkılarak oluşturulan “erkânnameler”in Bektaşîliğe yeni giren dervişler için kılavuz niteliği taşıdığını vurguluyor ve Bektaşîliğin inanç ve ritüel dünyasını anlamada bu kitapların tuttuğu geniş ve önemli yeri aydınlatıyor.
Şiirler – D. H. Lawrence Sayfa:24
İstanbul Boğazı Kıyısında Yabancı Artıkları (Öykü) – Mustafa Taceddin El-Musa Sayfa:26
Çok Özel Eserler Sözlüğü: Bob Dylan’ın “Tarantula”sı ve John Lennon’un “Kendi Yazdıkları” – İbrahim Yıldırım Sayfa:30
Ben Lennon’un iki kitabının da Bob Dylan’a edebî saçmalık bağlamında fikir verdiği, onu kitap oluşturma konusunda kışkırttığı kanısındayım. Bu söylediklerim Dylan’ın özellikle “Tombstone Blues” adlı şarkısının sözleri kavrandığında çok daha iyi anlaşılacaktır… Kim bilir belki de bu şarkının ve “Like a Rolling Stone”un da yer aldığı 1965 tarihli uzunçalar, Tarantula’nın ağlarını daha sıkı örmesine neden olmuştur.
Sinema ve Edebiyat: Hülya Koçyiğit ile Söyleşi – Burak Süme Sayfa:38
Sinemanın arayış içerisinde olduğu yıllarda seyirci kaybediyorduk. Seks filmleri başlamıştı, bizleri de eleştiriyorlardı. Bunlar büyük starlar, kuralları var. Bunlar da oyuncu mu? Oyuncu dediğin her rolü oynar. Doğal hayat doğallık gerektirir… Dedim ki, kendi istediğim ve inandığım filmleri yapacağım, bana dayatılan işleri değil. Toplumsal olayları işleyen filmleri çekeceğim. Lütfi (Akad) Bey’i aradım. Bana dedi ki, “Hülya sen bu ülkenin, bu insanların kız kardeşisin. Sen ailenin bir ferdisin. Sana o gözle bakıp, öyle seviyorlar.” Ben zaten yapabileceklerimi veya yapamayacaklarımı bildiğim için –böyle bir değişiklikle seyircinin karşısına çıkmaktansa– kendi firmamı kurdum.
Bir İstanbul Hatırası ya da Bir Pino Gare Soluklanması – Murat Tuncel Sayfa:46
1883’ten 1977 yılına kadar hizmet veren Orient Express’i ünlü yapan; o zamanın en lüks treni olmasının yanında, bu seferleri anlatan kitaplar, bu seferlerde yazılan kitaplar ve bu seferlere katılan ünlü yolcularıdır. Blanche El Gammal’ın L’orient Express, Vladimir Fedorovski’nin Le Roman de l’orient Express, Maurice Dekobra’nın La madone des sleepings ve Agatha Christie’nin Murder on the Orient Express bu kitaplardan bazıları. Ünlü yolcularından bazıları ise Agatha Christie, Sherlock Holmes, Mata Hari… Ayrıca İkinci Dünya Savaşı’nın galibi müttefik ülkelerle Almanlar arasındaki barış anlaşması da Orient Express’in bir vagonunda imzalanmıştır.
Kısa Filmin Uzun Sözü: Burcu Aykar ile Söyleşi – İrem Kargıoğlu Sayfa:50
Film yapmak, bir mücadele alanı açma ihtimal ve imkânlarını barındırıyor.
Kapı (Öykü) – Ezgi Eren Sayfa:54
Gülfem Kessler’in “Unutulmuş Düşler Mağarası”ndan Dünyamıza Bakmak – Hıdır Eligüzel Sayfa:56
Kessler’in Unutulmuş Düşler Mağarası hem girmeye çekineceğimiz, hem de çıkarken bizi bekleyen manzara karşısında düşüneceğimiz bir sergi. Ya kendi mağaramızda izler bırakıp tarihin ilerleyen zamanlarında ‘yorumlanmayı’ bekleyeceğiz, ya da doğrudan okunacak izlerle düşlerimizi evrenimizdeki diğerleriyle paylaşarak birlikte mücadele edeceğiz.
Virtüöz Solist Değil, Kompozitör Olmak İsterdim – Sina Akyol Sayfa:60
Şükran Kurdakul’lu, Fethi Naci’li, Arif Damar’lı, Erdal Öz’lü, Fikret Demirağ’lı, İlhan Berk’li, Aydın Boysan’lı, Melih Ergen’li, Şeref Aldemir’li, Fevzi Palut’lu, Mehmet H. Doğan’lı TÜYAP geceleri.. beyaz geceler… Sâzendelerimiz, Turhan Günay ve Semih Poroy; ikisi de harikalar yaratıyor. Masadakiler (işi bilenler) Türk sanat musikisinin müstesna eserlerini terennüm ediyor. Şarkıların güfteleri ezberimde, ama “amüzik” olarak damgalandığım da ezberimde; bu yüzden gıkım çıkmıyor; kaldı ki Mehmet H. Doğan’ın koyduğu, benim de kabul ettiğim yasaklar var. (‘Duymaz kulağım’ ve bet sesime rağmen ‘medenî cesaret örneği’ gösterip şarkılara katılmamı yasaklamıştı Mehmet Âbi. “Sen, amüzik adam..” diyordu, “nakaratlarda bile içinden söyleyeceksin!”)
Kaplumbağa Ayaklanması (Öykü) – Ümit Aykut Aktaş Sayfa:62
Pervane (Şiir) – Oya Uysal Sayfa:66
Erkek Geyikleri 11 (Şiir) – Arife Kalender Sayfa:69
Sergüzeşt-i Sahaf Ragıp Efendi (III) – Süleyman Kaymaz Sayfa:70
Şehri Suya Yazmak (Şiir) – Cengizhan Orakçı Sayfa:73
Torquato Tasso’nun “Gerusalemme Liberata” Destanından Birkaç Kıta ve J. B. Lully’nin “Armide” Operasından Bir Şarkı – Faruk Turinay Sayfa:74
Fransız şair, libretto ve oyun yazarı Philippe Quinault’nun adını yakın zamanlarda duydum. Dizeleriyle tanışalı ise en fazla beş yıl olmuştur. Quinault, birkaç kıtasıyla tadına baktığımız Tasso’nun Kurtarılmış Kudüs’ündeki öncü karakterlerden Armida’nın adını taşıyan, J. B. Lully’nin bestelediği bir operanın libretto yazarı olarak güzel dizeler yazdı. Söz yazarlarının en büyük handikabı, yazdıkları her dizeyi müziğin, sadece müziğin hizmetine sunmalarıdır. Quinault gibileri ne kadar güzel dizeler yazarsa yazsın, onun ekmeğini J. B. Lully gibi besteciler yer. Neyse ki şarkı sözü yazarları bunu bildiklerinden midir nedir, bestecilere genellikle o kadar da güzel dizeler vermezler. Arada bir istisnalar olur ama.
Muhittin Karakuş’un Heykelleri – Emre Dirim Sayfa:78
Demirin atar-toplar damarlarını, yüreğinin atışını çok iyi biliyor Muhittin. Elbette, her türlü demirin huyunu suyunu da. Bir evin balkonuna demirlerle korunaklı hale getirirken, aklında sanatsal bir figüratif heykel de boy veriyor. Hemen kalemi kâğıdı eline alıp kanına giren heykelin ilk adımlarını dünyayla tanıştırıyor kâğıt üzerinde.
Nadir Abi (Öykü) – Okan Alay Sayfa:80
Pis Burun (Şiir) – Emrah Yolcu Sayfa:82
Yeni Şiirler Arasında – Şeref Bilsel Sayfa:83
Aylül Zamanı (Şiir) – Pelin Şanlı Türgen Sayfa:84
Yeni Öyküler Arasında – Jale Sancak Sayfa:85
Şiirsiz Günler (Şiir) – Ali Tacar Sayfa:86
Esma’nın Evi (Öykü) – Ahmet Fenar Sayfa:87
Pas (Şiir) – Medine Sarıtaş Sayfa:88
Bozuk Düzen (Öykü) – Evşen Yıldız Sayfa:89
Varlık Kitaplığı Sayfa:91
“Gurbet Zamanı” / Lütfi Özgünaydın – M. Sadık Aslankara Sayfa:91
Üç yapıt birlikte alındığında yazarın, Dönüş Zamanı’yla başlattığı Eğin Üçlemesi’ni aslında bir “geri dönüş hikâyesi” bağlamında kurguladığı kestirilebilir. Çünkü kabaca yüzyıl önce, İstanbul’a göç edip yerleşmiş Eğinli bir ailenin, güç koşullara karşın Eğin’e geri dönmesiyle başlattığı bu hikâyeyi, Özgünaydın, araya Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet, İkinci Savaş, çok partili hayat vb. tüm toplumsal olguları da katıp bütünlemeye yöneliyor, romanların toplumsal artalanını bunlarla kuruyor.
Pelin Özer ile “Liya Lu” Üzerine Söyleşi – Gültekin Emre Sayfa:94
Kitabı yayıma hazırlarken, doğmak üzere olan çocuğa isim ararken, bir sabah, çok erken saatte “Liya Lu” sesi zihnime takıldı. Sonra başka isimler üzerine düşünürken fark ettim ki bu kitap aslında okurunu anlamlı bir sözcüğe, tanımlı ve dolayısıyla sınırlandırılmış bir ifadeye doğru çekmek istemiyor. Bir dilin, anlamın tahakkümüne tamamen karşı. Vatansız, dilsiz, cinsiyetsiz, yaşsız biri olarak söylemek istiyor şarkısını. Ve okurlarını da o şarkıya, dansa, var olan dünyadan farklı bir yere davet ediyor.
“Aşkın Estetik Halleri - Kamruşepa’nın Büyüsü” / Ümit Yaşar Gözüm – İnci Gürbüzatik Sayfa:96
Aşkın Estetik Halleri - Kamruşepa’nın Büyüsü aşka dair damıtılmış fikirlerle, düşündüren, merak uyandıran bilgi yüklü bir yolculuğa çıkartıyor okurunu. Ümit Yaşar Gözüm, birbirini tamamlayan, özgün ve akıcı denemelerini, felsefenin metodolojisine dayandırıp, aşka arkeolojik bir kazı yapmış. 360 sayfalık kapsamlı bu kitap, sabun köpüğü değil. Yaşanmışlıkların ve birikimin, uzun yıllar sürmüş araştırmaların ürünü.
Çağla Çinili ile “Kendimi Doğurmadan Hemen Önce” Üzerine Söyleşi – Fatma Yeşil Sayfa:98
“İçinde öfke var mı?” demiyorsun, “İçindeki öfkeyi körüklüyor mu?” diye soruyorsun. Çünkü o öfke mürekkebimin bir bileşeni. Evet çok öfkeliyim ama bu öfke yazdıklarımla körüklenmiyor, anlamlı bir şeye dönüşerek kurmacamı beslediğim kaynağı görünür kılıyor. Ben yazarak direniyorum. Özellikle direnen ve tavizsiz karakterler kurgulamıyorum lakin kalemimden çıkan karakterlerin bir noktada isyan etmesinin, değişime yürümesinin önüne de geçemiyorum. Çünkü yazmak benim için bugünün adil olmayan, acı verici ve umutsuz gerçeklerini reddetme aracı. Bu dünyayı reddediyorum ve yazarak alternatifini yaratıyorum. Mevcut gerçeklik bana duygusal ve fiziksel tatmin vermiyor.
“Kral Süleyman Kasaya Lütfen” / Yasemin Olur – Sevinç Düzen Sayfa:100
Yasemin Olur, Kral Süleyman Kasaya Lütfen’de öykü kişilerini sıkışmışlık hissiyle sınıyor. Koşulların ürettiği sosyo-ekonomik sınırlar geniş mekânları dahi daraltıyor. Ancak koşulların katılaşmış, durağan yapısının aksine zihinsel ve fiziksel hareketlilik de dikkat çekiyor. Aile, müdür, işveren vb. rollerle bireyin karşısına çıkan mikro iktidarlar gündelik hayatın içine sızan baskı mekanizmalarının farklı yüzlerini oluşturuyor.
Uğur Terzi ile “Meral” Üzerine Söyleşi – Fatma Nuran Avcı Sayfa:102
İnsanı yazmaya iten nedenleri kavramak güç. Romanda, Öğretmen Meral’in kahve fincanına seslendiği şöyle bir kısım var:“Kim bilir? Bakarsın günün birinde ben de zarif bir fincanın içinde, suyun dibine batmış milyonlarca zerrecikten biri olarak var olabilirim.” Onun da dediği gibi, bir çeşit var olma meselesidir yazmak, var olanı duyma ve ona dahil olma meselesi.
“Sinekler Şehri” / Betül Tarıman – Arzu Alkan Ateş Sayfa:104
İnsan önce kirlenir. Sonra da kirletir. Sinekler Şehri’’nin itirazı bu kirlenme ve kirletilmeyedir. İnsanın açgözlülüğüne, duyarsızlığına, ikiyüzlülüğüne… Durup kaybettiğine bakmamasına. Ama dahasını istemesine. Dahası nedir? Talan. Dahası talandır! İnsanın kendini talanı. İnsanın başkalarını talanı. İnsanın doğayı talanı. Balıkların karada çırpınması. İşte insanı yeryüzünde bekleyen gelecek. Sineklerin şehirleri istilası, bir konup bir kalkması, çürüyen insanlığın üzerine. Tarıman gördüklerinden, duyduklarından, bildiklerinden yola çıkıp bu talanı gözler önüne seriyor.
Mehveş Demirer ile “Can Kozalağı” Üzerine Söyleşi – Çağla Çinili Sayfa:105
Bana göre, asıl “politik olan kişiseldir”. Daha doğrusu öyle olmalıdır. Kişisel meseleler politik olmamalı, politize edilmemelidir. Politik meseleler kişisel olarak algınlanmalıdır ki sivil insiyatifin bireyle başladığına inanılan sesi kolektif haykırışı desteklesin.
“Dokuz Huzursuzla Fütürizm” / Fatma Berber – Neslişah Şar Sayfa:107
Rüya mı, kâbus mu, karnaval mı, renk cümbüşü mü, Pink Floyd albüm kapağı mı olup olmadığını anlayamadığınız fırça darbeleriyle bezenmiş bir tabloya bakıyorsunuz. Her şey o kadar karmaşık ki gözlerinizi şaşı ediyor. Korna sesi, şehrin gürültüsü, tencere tabak sesi ya da bomba sesleri arasında bir konser salonundasınız. Kulaklarınızı sağır eden bu sesler sizi ürkütmesin. Ya da müzeleri, heykelleri olmayan bir şehir düşünün! Kanallara Puşkinler, Dostoyevskiler fırlatılmış. Ağdalı, bol aforizmalı, naftalin kokan her argüman yerle bir edilmiş. Sınavlarda puanlarınızı kıran trafik polisi gibi noktalama işaretleri de yok artık! Birisi öte yandan ışık saçan kravatlarla bir şeyler anlatıyor. Kaldır başını telefonundan. Çoktan algoritma olduğun bu yüzyıldan geçtiğin yüzyıla el salla!
Murat İlhan ile “Oyun Kal” Üzerine Söyleşi – Meliha Akay Sayfa:108
İhtiyaç duyduğumuz başat duygu empati duygusu bana göre. Aslında, insan kelimesi bile fazlasıyla kirlendi. Onu bile değiştirmemiz gerekiyor. Edebiyat, bir ara buna da bir el atsa iyi olacak. Ve yine edebiyat, diri tutmaya çalıştığı duygularla, dünyanın ömrünü uzatan bir olgudur. İnsanın kendini yeniden adlandırmasına, anlamlandırmasına, ve doğanın içinde kendini yeniden konumlandırmasına yardımcı olabilir, gerçeklerden ve insandan kopmamak şartıyla.
“David’in Hikâyesi” / Zoë Wicomb – Tolga Aras Sayfa:110
David’in Hikâyesi, Güney Afrika’daki kırılgan demokrasinin, ulus olma bilinci ve ulusal aidiyet gerilimi yaşayan bireylerin öyküsü aynı zamanda. Etnik köken ve kimliklerin politikaya dahil edilip edilmeyeceğine dair tartışmaların alevlendiği ve özgürlük sancılarının yaşandığı bir dönemi anlatan Wicomb, beri yandan Güney Afrika’nın yeni tarihinde söz sahibi olmak isteyen topluluklar içindeki tartışmalarını da ekliyor satır aralarına.
Küresel Haberler... – Zeynep Şen Sayfa:111
Anasayfa   |   Tarihçe   |   Varlık Dergisi   |   Kitaplar   |   İletişim
Copyright © 2017 VARLIK YAYINLARI