Varlık Yayınevi
     
 
 
   
Anasayfa Tarihçe Varlık Dergisi Kitaplar İletişim Yardım
Yaşar Nabi Nayır
Varlık Ne İçin Çıkıyor
Varlık İçin Ne Dediler
Künye
Varlık'ta Bu ay
Varlık Dergisi İçeriği (son 14 yıl)
Abonelik
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri
Varlık Dergisi 'eurozine' üyesidir

TEMMUZ 2020

Çizgiyorum – Özge Ekmekçioğlu Sayfa:2
Yükselen Bir Değer Olarak Vasat Sayfa:4
Temmuz sayımızın dosya konusunu belirlemeye çalışırken ortaya attığımız ilk başlık “Vasatın Yükselişi” idi, ama aklımızdaki, geçmiş yıllara göre vasatın seviyesinin düşmesiydi. Sözgelimi Varlık dergisi kapaklarını hazırlayan Nazlı Ongan şöyle dedi: “Matbaaya iş gönderirdik, sadece teknik uygulamadan sorumlu olan kişi tapaj, bilgi veya mantık hatalarını fark edip düzeltmek için bizden onay isterdi. Şimdi TRT’de milli bayramın adı yanlış yazılıyor ve seyirci görene kadar fark eden çıkmıyor.” Ortalama olan her zaman çoğunluktadır, ancak bugün ortalamanın bilgi, kültür seviyesinin oldukça düştüğünü gözlemliyoruz. Sorun sadece bu da değil, artık vasat seçkin bir değer olarak sunuluyor, pazarlanıyor. Peki nedir vasat? Acaba ona önyargılarla mı yaklaşıyoruz? Tarihsel, ideolojik, ekonomik, kültürel pek çok boyutu var konunun. Yazarlarımız Selçuk Orhan, Pelin Kıvrak, Gülüş G. Türkmen, Mehmet Özkan Şüküran, Alper Çeker, İrem Kargıoğlu “Yükselen Bir Değer Olarak Vasat” başlığı altında toplanıyorlar, –birbirleriyle çatışmayı da göze alarak– konuyu enine boyuna inceliyorlar. “Sanat söz konusu olduğunda, bana göre vasat (mediocre) bayağılığın semptomlarını taşımanın olağanlaşması, kabul edilebilir sayılması demektir,” diyen Selçuk Orhan, “Vasatın Egemenliği” başlıklı yazısında edebiyat ve sanattaki vasatlığı bayağılık kavramı üstünden tanınır kılmaya çalışıyor. Türk edebiyatında artan sığlaşmanın “ahlakçılık”, “pozitif ayrımcılık”, “kimlik siyaseti” türünden semptomlarını güncel örnekler üzerinden belirliyor ve bunlara yanıt oluşturmayı deniyor. Pelin Kıvrak, antik çağlardan modern entelektüel tarihe vasatlıkla ilgili felsefi kuramlara ışık tuttuğu “Seçkin Vasat” başlıklı yazısında sıradanlığın günlük yaşamdaki izdüşümlerini ve sanatsal üretim rejimleri çerçevesindeki yükselişini inceliyor. Vasatın ‘yeni seçkin’ olduğu fikrinin postmodernite bağlamında kurumsallaşmasını ele alırken örneklerini Horatius, Nietzsche, Kierkegaard, Steinbeck, Flaubert ve Iñárritu’nun eserlerinden seçiyor. Kıvrak, “Vasat, özellikle sanatsal üretim bağlamında, mükemmele ulaşmak çok zor olduğu için ‘razı olunan’ bir mertebe iken günümüzde hakiki temsili uğrunda büyük çaba gösterilen ve yine de mesajı net olmayan bir sanat üretim biçimine dönüşmüştür. Dolayısıyla ‘vasatın egemenliği’ derken kastedilen nokta kültürün yozlaşması, cehaletin hüküm sürmesi, sıradanlığı kabul etmiş bireylerin etrafımızda kol gezmesinden ziyade vasatın ‘yeni seçkin’ olduğu fikrinin kurumsallaşmasıdır,” diyor. “Vasatı Doğurmak” başlıklı yazısında Gülüş G. Türkmen, önce vasat kelimesinin kökenine inerek onu çoğunlukla olumsuz yananlamlarıyla kullandığımızı gösteriyor: “Ortalama” olana “bayağı” demeyi seçiyoruz. İnsana dışarıdan dayatılan norm beklentisini betimleyen “vasatokrasi” (médiocratie) fikirsizleri taklitçiliğe, fikir sahiplerini içlerine kapanmaya zorlarken, insanın evrenin merkezi olmadığını öğrendiği her bilimsel sıçrayış da onu aydınlıktan ziyade karanlığa itmiş görünüyor. Bizi üzen, karşılaştığımız öz ile tarih boyunca hakkında binbir hayal kurduğumuz özün farklı olması mı? İyimser ya da kötümser hikâyelerimiz bir bir eskiyor ve bilim ilerledikçe yerine yenilerini, daha inandırıcı olanlarını koymak zorlaşıyor. Belki de kendimizi vasat olmadığımıza ikna etmek için kullandığımız her yöntem vasatlığa mahkûmdur. “Vasatlık Endüstrisi” başlıklı yazısında Mehmet Özkan Şüküran, , “vasatlığın kendiliğinden yükselen bir kültür ve toplumun olağan hali olmadığını” vurgulayarak, “İktidar; radikalliği, farklılığı, onun politikalarının dışına çıkma potansiyeli içeren neyse men ediyor ya da vasatın sınırlarına çekiyor; politik ve ideolojik düzlemde vasatlığı kutsallaştırıyor, yüceltiyor. Bu yüzden de vasatlık bir moda haline geliyor. Bireylerin düşünce dünyasına, konuşma biçimlerine, en mahrem duygularına kadar vasatlık endüstrisinin gölgesi düşüyor,” diyor. Vasatlığı çoğaltan bu durum, yayıncılık sektörüne, edebiyata da sirayet ediyor haliyle ve Şüküran da yeni medyanın bu konudaki etkisini sorguluyor. Alper Çeker, “Vasatın Anlamı” başlıklı yazısında öncelikle kavramın neyi ifade ettiğini açıklıyor. Ekonomik vasatı oluşturan orta sınıfın siyasetle ilişkisi, ideolojilerin vasatın egemenliğine karşı tutumu gibi konuları değerlendirdikten sonra meselenin kültürel boyutunu tartışmaya açıyor. Vasatın yükselişi ile entelektüellerin çöküşü arasında ters orantılı bir ilişki kuran yazar, geleceğe dair karamsar bir tablo çiziyor: “İslamcılar, Türkçüler, Kürtçüler, iktidar, muhalefet... Tüm bunlar kutuplaşmak yerine, aksine bir vasatta birikmiş durumdalar. Vasattaki bu yığılmanın beni tedirgin eden tarafı, toplumun yeni entelektüeller çıkaramaması. Artık ne devletin tehdit olarak görebileceği bir edebiyatçı var, ne de edebiyatçıyı tehdit olarak görebilecek bir devlet.” İrem Kargıoğlu “Edebiyat Ortamımıza Gecikmeli Bir Veryansın” başlıklı yazısında, yakın tarihli Türkçe edebiyat yapıtlarına ilişkin gözlemlerinden hareketle tespit ettiği aksaklıkları okur-yazar-eleştirmen üçgeninde ele alıyor; yayınevleri, dergi ve fanzinlerin vasatın çoğaltılmasında oynadığı rolleri saptamaya çalışıyor.
Vasatta Ustalaşmak – Selçuk Orhan Sayfa:6
Bayağılığın net bir sınır çizgisi yok, ciddi sanatçı bayağılık karşısında bir çeşit mayın tarlasında hareket etmek durumunda. Ayartıcı popüler türlerin parıltısı sanat değerinin gözden kaçmasına neden oluyor; ancak hiç değilse görülebilir, anlaşılabilir, sınanabilir üstünde kafa yorarak zihnimizi berraklaştırabiliriz.
Seçkin Vasat – Pelin Kıvrak Sayfa:11
Aristoteles’ten Horatius’a, Kant’tan Schiller’e kadar pek çok Batılı filozofun estetik ve sanatsal üretim çerçevesinde ele aldıkları vasatlık, kavramın günlük hayattaki izdüşümlerinden ve sanat dışı üretim rejimleriyle ilişkisinden sapma gösteren tanımlara da gebe olmuştur. Örneğin, Latin edebiyatının en parlak çağı Augustus döneminin üç önemli şairinden biri sayılan Romalı Horatius’a göre şiir iki sebepten vasat olabilir: ya evrensel standartlara göre müstesna kabul edilen bir norma sadık kalarak halihazırda var olan eserleri tekrara düştüğü için özgünlükten uzaktır; ya da şair dilin ve düşüncenin uçlarında dolaşmaya etik olarak karşı çıktığından ‘altın orta’ denilen bir vasatlığı kabullenmiştir. Daha önce başarıya ulaşmış bir biçimi taklit edenin vasat olması –ya da beklentiler yüksek olduğu için vasat olma tehlikesi taşıması– modern tenkit kriterlerine göre nispeten daha aşina olduğumuz bir düşünce. Fakat Horatius’un Aristoteles’in etik öğretisine dayandırarak tanımladığı ‘altın orta’ kavramı hem Horatius hem de çağdaşlarının mediocris (Latince hem vasatlık hem de ölçülülük anlamına gelen bir kelime) düşüncesinin anlamlarını yeniden irdelemesine önayak olmuştur.
Vasatı Doğurmak – Gülüş G. Türkmen Sayfa:16
Ayaklar baş oldu. Sanatın içi boşaldı. Eğitim sistemi çöktü. Hakikat çöpü boyladı. Kapitalizm bilimi ele geçirdi… Zihnimizde yankılanan, bize ait olup olmadığını her zaman kestiremediğimiz bu eleştirilere, bizi kurtarmayı vaat eden, olduğumuzdan daha güçlü olabileceğimiz anlatısını pompalayan, filozof Julia de Funes’in sarkastik bir dille “anonim gelişim” dediği kişisel gelişim sosu (Funes, 2010) nasıl da yakışıyor… Mafyacı bir kültürün bize oyunun kurallarını dikte ettiği bir konjonktürde alternatif gerçeklikler sunan narsistik bir ideoloji, zaman zaman gerçekten de tek kaçış seçeneği gibi görünüyor. Oysa bir Aydınlanma Çağı yaşamıştık. Yasaklanan bilim ve düşünceler özgür kılınmış, her bireyin kendi hayatını düzenleyebileceği bir modernleşmeye, bir aydınlanmaya doğru dev adımlar atılmıştı. Peki, nasıl oluyor da aydınlığa yaklaştıkça ruhumuz daha bir karanlığa gömülüyor? Dincilerin, büyücülerin arasından davetsizce çıkagelen Kopernik, evrenin merkezinde olmadığımızı söylediğinden beri gerçeklikten gerçekliğe sıçrayış yapıyoruz ama varış noktamız, çıkış noktamız kadar adi ve sıradan görünüyor.
Vasatlık Endüstrisi – Mehmet Özkan Şüküran Sayfa:19
Vasat kelimesinin toplumsal anlamda zamanın donmuş ve akıp giden bir ifadesi olarak kullanılması sadece ferdî değil aynı zamanda içtimaî bir şeyden de neşet ediyor. Muktedirin olduğu yerde de kelimeler oradan, toplumsal hiyerarşinin bir alanından dolaşıma girer çoğunlukla. Ya da iktidarın politika ve söylemleri en iyi şekilde bir kelimeyle tarif edilebilir. Uzunca bir zamandır Türkiye’de vasatlığın üretildiğini ifade etmek üzere “vasatlık endüstrisi” diyorum; vasatlığın kendiliğinden yükselen bir kültür ve toplumun olağan hali olmadığını da anlatmış oluyorum böylelikle. Tıpkı Adorno ve Horkheimer’ın kitle kültürü yerine kültür endüstrisi kavramını yeğlemelerinde olduğu gibi (2007: 109). Vasatlık endüstrisi, sadece sanat ve edebiyat alanında değil politika ve gündelik hayatın bizatihi içinden üretilip dolaşıma sokuluyor, farklı veya radikal olan neyse onun önüne geçiyor ve her alanda izleri görülebiliyor.
Vasatın Anlamı – Alper Çeker Sayfa:22
Vasata düşmanlık ister soldan gelsin ister sağdan, totaliter bir tepkidir. Bu düşmanlığın arkasında iktidar arzusu vardır. Türkiye’de ekonomik vasat yani orta sınıf, siyasette belirleyicidir. İsmet İnönü bile Türkiye İşçi Partisi’ne giden oyları geri alabilmek için partisini solda değil, ortanın yani vasatın solunda ilan etmişti. Türkiye’de orta sınıf, merkez sağ partilere eğilimli olduğu için solun ağır hakaretlerine uğrar ama ANAP ve AKP’nin yolsuzluklarını belediye seçimlerinde cezalandıran yine aynı orta sınıf olmuştur. Zaten Türkiye’de vasatın egemenliğinden yakınanlar da 2019 yılındaki belediye seçimlerinden sonra bu konuda yazmayı bıçak gibi kesti. Bizim partiyi seçince çobanın oyunun mankeninkiyle eşit sayılması bir başka vasatlık.
Edebiyat Ortamımıza Gecikmeli Bir Veryansın – İrem Kargıoğlu Sayfa:24
Okur ‘kendiliğinden’ –ya da hükmen– vasat değil elbette, ne var ki önüne konan çöple beslen-dikçe ağırlaşıp şişiyor. Kilolu ama kof, yanakları pembe görünüyorsa da kan değerleri düşük. Sakıncalı bir döngü bu: Stantları işgal eden, hızlı tüketim ürünlerininkine benzer bir üretim sürecinden geçmiş dergilerin, eş dost çevrelerini ağırlayan fanzinlerin, ‘bıkkın’ bir anlatıcının beylik laflarıyla ilerleyen tek sesli metinlerin okurla kurduğu bir ortak-yaşam döngüsü. Önceleri, bu mecralarda yazılanları, yazanların kendilerinden daha çok ciddiye aldığımızı düşünür, bu dergilere yapılan saldırıları gülünç bulurdum. Şimdilerde, Selahattin Özpalabıyıklar’ın, bir söyleşide bu dergilerin fenalıklarından söz ederken dikkat çektiği tehlikeyi hatırlıyorum: Okuru aldatmak, okurun algısını bozmak. Yazılıp çizilenlerin edebiyat zannedilmesiyle, hadi biraz incelterek söyleyelim, edebiyatın bundan ibaret zannedilmesiyle başlayan ‘ölçüt’ sorunu. Daima birkaç nirengi noktası gerekmez mi, ölçmek, tartmak, kıyaslamak için? ‘Vasat’ dediğimizse, ‘ortalanmış’, hepsi aynı hizaya yerleştirilmiş noktalardan oluşan bir düzlem.
Nesnelerin (Anlatı) – Dili İlyas Tunç Sayfa:28
Varlık 87 Yaşında: Bu Daha Başlangıç! – Haydar Ergülen Sayfa:30
(Enver Ercan’a mektup) Daha önce de yazdım, “Varlık’lı olmak” yazımda da, başka yerlerde de değindim. Varlık, filmlerde de adı anılan, bir amaç olan, bir eşik olan, hatta loncaya giriş kapısı olan bir yerdir. Evet zaman zaman siyasal tutumunun yazınsal tutumunu etkilemesi açısından eleştirilmiştir, kimi şairlere belli şiir dönemlerinde yer vermeyişi de doğal olarak yadırganmıştır. Fakat özelikle senden (Enver Ercan’dan) sonra, tabii şimdi de Mehmet’in (Mehmet Erte’nin) çoğulcu bakışıyla daha renkli, daha yüklü, daha taze, daha daha Varlıklı olmaya başladı, ki bu dediğim gibi, senin başlattığın ve Mehmet’in de mutlulukla, sorumlulukla yükseltip sürdürdüğü bir güzel eylem olup, okuryazarları da ziyadesiyle memnun etmekte. 87 yıllık dergi, üstelik edebiyat dergisi, üstelik aylık ve hep tam vaktinde, olay Türkiye’de geçiyor, romanı yazılsa yeri var yani!
Tekin Gönenç: “Benim Şiirim Bağırmaz” – Şeref Bilsel Sayfa:34
Gönenç, Gönlü Güvercinli Kadın kitabında “göz” sözcüğüne özel bir yer ayırır. Göz sadece dışa bakan bir alıcı olarak yer tutmaz onun şiirlerinde, gözün arkasında olup bitenler, gözün biriktirdikleri de ilgilendirir onu: “ne zaman baksam gözlerine/ annemsiz kalmak korkuları gelir çocukluğumun”.
Anılardan Şiirler: Tekin Gönenç (Şiir) – Hasan Akarsu Sayfa:35
Bir Yarışmanın Ötesinde: Aliye Berger ve “Güneşin Doğuşu” – Ecem Özensoy Sayfa:38
Ne var ki Aliye Berger’in birinciliği elde etmesi birçok eleştiriyi beraberinde getirdi. Akademi çıkışlı değildi, sanatı kendi ailesinin sunduğu imkânlarla yurtdışındaki atölyelerde öğrenmiş, kübist-soyut gibi tartışmalardan uzak kalmış ve geleneksel çizginin dışında durmayı tercih etmişti. Kendi kendini yetiştiren, bağımsız, neşeli görünmeye çalışan bir kadındı. Daha çok gravürleriyle tanınan sanatçının bir yağlı boya resmiyle yarışmayı dönemin önde gelen sanatçıları arasından sıyrılarak kazanması ağır eleştirilere maruz kalmasına sebep olmuştur. Sanatçının aynı zamanda iyi bir dostu olan Bedri Rahmi Eyuboğlu Cumhuriyet gazetesinde şu ifadeleri kullanmıştı: “Memleketimizin en değerli ressamlarından en aşağı bir düzinesini bir araya toplayan bu yarışmaya sadece gönül eğlendirmek için katılan bir bayan. Aliye Berger birinci oldu.” Benzer eleştiriler dönemin gazete sütunlarını doldurmaya devam etti. Tüm bu satırlar Berger’in izlemiş olduğu non-figüratif yaklaşımın üretim kavramının içini dolduramayacak kadar gerçekten uzaklaştığı konusunda birleşiyordu. Fakat esas mesele gerçekten sanatçının biçimsel tercihinde de mi saklıydı?
Arı (Öykü) – Deniz Özbeyli Sayfa:42
Öykü Yazarının “Kutsal Öykü Yazma Rehberi”ne Uymamasının Muhtemel Sakıncaları ve Yararları – Faruk Turinay Sayfa:46
Öykü türünü seçtiğim ise hiç doğru değil. Hiçbir türü “seçmiyorum”. Edebî türleri de kesin çizgilerle ayırmayı garip buluyorum. Skolastik bile olamayan bir alışkanlık olmalı bu. “Tür seçme” meselesinden ilginç bir sonuç daha çıkıyor, her edebî türün bir amacı olması gerektiği gibi. Oysa öykü yazmanın bir amacı olması gerekmez. Bazen bir düşünceyi, bazen bir manzarayı, bazen de bir olayı anlatmayı içinizden geçirip bir yazı yazabilirsiniz. Birileri de bu-na öykü adını koyabilir. Her şeyin bir amacı olması gerektiği düşüncesi bir saplantıdır. Edward Said’in melekler kadar masum, ak sakallı dedeler kadar bilge Doğu’sunda hâlâ sık görülen bir saplantı. Hayatın amacı, kitap okumanın amacı ve tabii ki öykü yazmanın amacı...
İki Tane Atom Ayrı Ayrı Paket Abi (Şiir) – Cihat Duman Sayfa:53
1980’li Yılların Türkiye’si ve Edebiyatın Sinemaya Yansıması: Türkan Şoray ile Söyleşi – Burak Süme Sayfa:54
1980’li yıllara kadar Türk sinemasındaki kadınlar daha çok erkeğe bağımlıydı. Zaten ataerkil bir toplum olduğumuz ve de erkek egemen bir sinema anlayışımız olduğu için senaryolar erkek bakış açısıyla yazılıyordu. Filmlerde kadınlar erkek olmadan yaşayamaz ve erkek gelir onu kurtarırdı. Yani edilgen kadınlardı hep… Kadın pavyonda çalışıyorsa bile erkek namusuna dokundurtmazdı. Yani tektip, yüzeyseldi kadının yeri. 1980’lerde değişti bu… Neden değişti? Çünkü 1980’lerden itibaren toplumda yeni bir akım başladı, feminizm.
Sanat Tarihi Neye Yarar? – Ahmet Furkan İnan Sayfa:63
Sanat tarihi için önemi büyük iki kavramla karşılaştık: yoksunluk ve fark. Bu iki kavram üzerine bazı önermelerde bulunmak istiyorum. Yoksunluk, Freud’un adını koyduğu fakat kökenleri çok daha öncelerinin sosyal düzenlerinde yatan tanımına göre arzunun temelinde, onu şekillerinden ve yöneten duygu durumudur. Whitney Davis, Winckelmann’ın kendinden önceki bir dönemin koşullarına duyduğu yoksunluktan (Antik Yunan homoerotizmi) yola çıkarak, bir kişiyi sanat tarihi yazmaya iten mistik gücün bu arzu mekanizması olduğunu söylüyor. Fark ise, bu yoksunluğu yapılandıran bir kuvvet olarak düşünülebilir. Zamanın ileri akışı fark doğurduğuna göre, geride kalana yönelik bir yoksunluktan söz edebiliriz. Bu ise asla karşılanamayacak bir arzu doğurur, zira arzu nesnesi geçmişte kalmıştır. Davis’e göre, Winckelmann’ı tarih oluşturmaya iten duygu, bu yoksunluktan doğan arzu yapısıdır.
İlhan Tarus’tan Bir Başyapıt: “Var Olmak” – Kemal Ateş Sayfa:68
Öfkeli, huysuz, kavgacı yanlarından da söz edilir. Nurettin Artam ondan “İlhan Taaruz” diye söz eder. İki kez TDK üyeliğine başvurduğu halde kabul edilmemesi de belki bu yüzdendi. Bu öfkeli yanını çocukluk yıllarına bağlayanlar olur. Yazarın çocukluğuna değgin anılarını okudukça ona daha da ısındım. Kendimden, kendi çocukluğumdan bir şeyler buldum. Sağ olsaydı ne yapıp edip kendisini tanıma yolunu arardım. Babasını da, annesini de sevememiş Tarus.
Aramızdaki Yasa Nazire (Şiir) – Hande Balkız Sayfa:71
Doğal Dilden Yapma Dile: Minör Edebiyat Yorumu – Elif Yiğit Sayfa:72
Latin alfabesi Türkiye’de resmî olarak kabul edildikten sonra dil konusundaki tartışmalar arasında en çok üzerinde durulan noktalardan biri “uydurma dil”di. Özellikle 1950’lerde bir yanda öz Türkçe konusunda ısrarcı olan figürler, diğer yanda Batı dillerine ya da Arapça, Farsça gibi dillere yüzünü dönmeyi yeğleyen isimler hararetli sohbetler etmekteydi. Bir ulus-devletin kuruluş aşamasında kültürel ve siyasi boyutları açısından tarihsel anlamda köklü bir dilin varlığının önemi büyüktür. Fakat o dönem köklü bir dil yaratmak için uydurmak elzem hale gelmiştir.
68’liler (Şiir) – Mehmet Atay Sayfa:75
Nasıl Okur, Nasıl Yazar: Cemil Kavukçu ile Söyleşi – Eylül Akdeniz - Mazlum Vesek Sayfa:76
Öyküyü kurgulamadan yazdığımı, her gün düzenli olarak masa başına oturmadığımı belirtmiştim. Beni öyküye bağlayan, yazım sürecinde kendime tanıdığım disiplinsizliktir. Nerede, ne zaman, nasıl sonuçlanacağını ve ne kadar süreceğini bilmediğim bir yolculuktur öykü yazmak.
Yeni Şiirler Arasında – Şeref Bilsel Sayfa:79
Bir metni okurken yazarının mutlu mu mutsuz mu olduğunu, neleri savunup nelere savaş açtığını, hangi yolların tozunu taşıdığını, neyi açık neyi kapalı ifade ettiğini bir ölçüde metinden anlayabiliriz. Şair/yazarla yüz yüze konuşmaktan topladığımız bilgilerden fazlasını verir bize bir şiir, bir düzyazı.
Yeni Öyküler Arasında – Jale Sancak Sayfa:82
Kahramanın yapıttaki yolculuğunu yazar zihinsel olarak yaşadığında, o yolculuğun gerçekleşmemiş olduğu, yazarın yaşamadan yazdığı söylenebilir mi? Öte yandan maceranın yaşanma hali de budur.
Günışığı Hanım (Öykü) – Nazlı Akçura Sayfa:84
Varoluşçuluk (Şiir) – Beyhan Dağcı Sayfa:87
Kral ve Adamlar (Öykü) – Çilem Dilber Sayfa:88
Güzel Şeylerin Listesi (Şiir) – Dilek Mayatürk Sayfa:89
Ellerim Düş Kanı (Şiir) – Cem Kertiş Sayfa:90
Flanör (Şiir) – Kerem Sivrikaya Sayfa:92
Varlık Kitaplığı Sayfa:93
Selahattin Özpalabıyıklar ile “Göndermeler” Üzerine Söyleşi – Dolunay Aker Sayfa:93
Benim okurluğum (yazarlığım gibi tıpkı) evveleski ayrıntılara dayanır, temelini oradan alır. Hep söylerim: Eloğlu ağaçlara bakar, ormanı görür; ben ormana bakar, ağaçları görürüm. Hatta dalları, budakları, yaprakları, yaprakların liflerini damarlarını… Şeytan gibi Tanrı da ayrıntıda gizli bana kalırsa. Fakat bu kadar ayrıntı düşkünlüğü, ayrıntıya bakmak, insanı bütünü, “büyük resim”i görmekten alıkoyuyor sanki. O zaman da Oscar Räscher’in Mahir İz’e dediği gibi “Öyle şeyler biliyorsunuz ki, nasıl bildiğinize hayret ediyorum. Fakat öyle şeyler bilmiyorsunuz ki, nasıl bunu bilmediğinize şaşıyorum” diyorlar ya da demeye getiriyorlar size.
“Hiçliğin Tanecikleri” / Ingrid Jonker – Aydan Yalçın Sayfa:95
Onun için şiir; bir araç, uzun bir yolculuk, hayatının izdüşümü, ruhun tanınması ve sözlere dökümüdür. Sevgilisi Andre Brink’e yazdığı bir mektupta “Gerçeklikte var olmak istiyorum, bir rüyayla uyuşturulmak istemiyorum” diyecektir.
Çiğdem Sezer ile “Kahkaha Keki” Üzerine Söyleşi – Adil İzci Sayfa:97
Çocuk yazınının en büyük açmazlarından biri didaktizm. Çocuk şiiri olunca öğretici olması gerekirmiş gibi… Oysa bir yetişkin nasıl yalnızca estetik haz almak için şiir okuyabiliyorsa, çocuk da okuyabilmeli. Yeni sorular, yeni yanıtlar için kapı açmalı şiir. Hepsi bu! Bunu yaptığınızda zaten çocuk sorgulama sürecine girecektir. Ne ders vermek içindir şiir ne de öğüt… Yeni bakış açıları için sorular sordurabilir ancak.
“Kuş Ölümlüdür Sen Uçmayı Hatırla” / Furûğ Ferruhzâd – Gizem Bilkay Sayfa:99
Yapıtları çoğu zaman doğrudan kadınlıkla ilişkilendirilmiş olsa da, Fürûğ’un, bir röpörtajında “Önemli olan insanlıktır; cinsiyet değil. Şiir belli bir noktaya geldikten sonra, yaratıcısıyla fazla bağı kalmamıştır,’’ diyerek şiirlerine biçilen ‘feminen’ rolü kibarca reddettiğini görürüz. Şairin bu çekincesi bir noktada haklıdır, günümüzde bile hâlâ kadınlığın ve kadınlığa dair her şeyin kırılgan duygularla, naiflikle, aşk acıları ve ruhsal hastalıklarla betimlendiği bir noktada, Fürûğ’un şiirleri aslında salt feminenlikten çok, bütün Doğu coğrafyalarındaki kadınların başkaldırısına işaret etmektedir.
Çiyil Kurtuluş ile “Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı Üzerine” Söyleşi – Sibel Yılmaz Sayfa:100
Değil mi ki kadını, erkeği, aralarındaki ilişkiyi yazıyoruz, dönüp dolaşacağımız yerdir yuva, aile. Üretimin kaynağı oradadır. Ben de aile öykülerimle ilişkiyi yerinde inceliyorum. Aslına bakarsak ne yazarsak yazalım, metnin özünde bir çekirdek aileden süzülmüş üretim söz konusudur. Ne yazarı ne de kahramanı gökten indi sonuçta. Satırlarda içten içe neyi aradığımızı biliriz.
“Israrı Kanadında” / Figen Alkaç – Bekir Dadır Sayfa:103
Israrı Kanadında’nın arka kapak yazısında ve kitap üzerine kaleme alınan birçok yazıda genellikle “öteki” kavramı üstünde durulmuş. Israrı Kanadında için yabancı olmanın, susmanın kitabı dersek yanılmayız. Kitabın en güzel yanı da hiç kuşkusuz ki bu yurtsuzluğu, yabancılaşmayı hamasi bir dille değil de sade ve yer yer alaycı bir dille anlatması.
Devrim Horlu ile “Taştaki Dikiş İzi” Üzerine Söyleşi – Betül Dünder Sayfa:104
Benim kalabalığım, yani şiirimde sözünü ettiklerim bana dairdir. Ben o kalabalık içinde, onların kalabalığına dairim. Kendime kıymet verme konusunda elbette biriciğim ancak onlara dair ve onlarda bir şeyim aynı zamanda.
Esmahan Devran İnci ile “Suyun Şarkısı” Üzerine Söyleşi – Nevidan Güner Sayfa:106
Kim olduğum sorusuna cevabım, hayatın akışkanlığıyla orantılı şekilde sürekli değişiyor. Mesleğinden, günlük telaşelerinden artakalan zamanın çoğunda okuyup yazmaya çalışan, küçük bahçesinde çiçek ve sebze yetiştirmeye çabalayan, doğa tutkunu biriyim. Elbette ki kitabım hayata bakışımdan bağımsız değil, öykülerimde yeşeren umudun arkasında hep mücadele azmi var, kendimi de öncelikle mücadeleci biri olarak tanımlayabilirim.
Şiir Günlüğü: Sivas’u Unutmayalım! – Gültekin Emre Sayfa:108
Muzaffer İlhan Erdost’un Üç Sivas’ını (1996) alıyorum elime. Muzaffer Ağabey Behçet Aysanlı anılarını anlatırken onun şiirine de ışık düşürüyor: “Unutmayalım ki, Behçet’in şiiri, gizli bir sevda gibi ölümü koluna takmış olsa da, kederi yudumlamanın hazzıyla koynuna alsa da, yaşamı onurlayan bir şiirdir.” Evet “Onun yaşamı onurlayan şiiri, şimdi öldürümü yargılıyor.
Küresel Haberler... – Zeynep Şen Sayfa:110
TEMMUZ 2020 - KİTAP EKİ
Anasayfa   |   Tarihçe   |   Varlık Dergisi   |   Kitaplar   |   İletişim
Copyright © 2017 VARLIK YAYINLARI