Varlık Yayınevi
     
 
 
   
Anasayfa Tarihçe Varlık Dergisi Kitaplar İletişim Yardım
Yaşar Nabi Nayır
Varlık Ne İçin Çıkıyor
Varlık İçin Ne Dediler
Künye
Varlık'ta Bu ay
Varlık Dergisi İçeriği (son 14 yıl)
Abonelik
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri
Varlık Dergisi 'eurozine' üyesidir

MAYIS 2020

Çizgiyorum – Özge Ekmekçioğlu Sayfa:2
Dikkat Ekonomisi Sayfa:4
Nilgün Tutal, hazırladığı “Dikkat Ekonomisi” başlıklı Mayıs ayı dosyamızın konusunu şöyle özetliyor: Gelişen iletişim araçları ile insan yaşamında medyanın işgal ettiği zaman giderek artırıyor. Ama hızlanan bir yaşam da söz konusu. Bu hızlı ve akışkan zamanda, kültür endüstrisi, edebiyat, müzik, genel olarak sanat da dahil olmak üzere pazarlama ve reklamcılık, hatta siyaset alanları “müşterisinin” dikkatini çekebilmek, alıkoymak, sadece kendisine bakmasını sağlamak için her gün bir başka strateji geliştiriyor. Bu durumu ele aldığımız dosyamızda edebiyattan siyasete, medya ve kültür alanlarına kadar dikkatin değişen, ekonomikleşen, ekonomikleştikçe de tüm yaşamı kuşatan ve dönüştüren görünümlerine odaklanıyoruz. Dosyamızın ilk yazısı Fidan Terzioğlu’na ait: “Dikkat Hegemonyasında İnsan Olmak”. Terzioğlu yazısında her birimizin dikkatinin nasıl avlandığını ve bunun ortak yaşamımızda nelere yol açtığını araştırıyor. Sosyal ağ platformlarındaki algoritmaların görünmez işleyişini ve görünür etkilerini ortaya koyuyor. Dikkat ekonomisinin hegemonyasında insan olarak yaşamanın zorlukları ve sorumlulukları üzerine düşünüyor. Son dönemdeki virüs salgını nedeniyle yaşananların, bu hegemonyanın dayattığı uykudan uyanabilmemiz için bir fırsat olabileceğini düşlüyor. Fırat Berksun “Yoğun ve Hiper Dikkat Arası Geçitler” başlıklı yazısında dikkat biçimlerinin nesle dayalı ayrımlarında işleyen karşıtlıkları irdelemeyi amaçlıyor. Katherine Hayles’in eski ve yeni baskın dikkat biçimleri, yani yoğun ve hiper dikkat arasında çizdiği ayrımın geçişli ara alanlarına odaklanmayı öneriyor. Edebiyat ve sinema arasında özgün bağlantılar kuran bir video deneme üzerinden (Sinemada Noktalama İşareti Olarak Kurgu, 2015, Max Tohline), yoğun dikkatin metinsel olana, hiper dikkatin ise görsel-işitsel olana ait dikkat biçimleri olduğu varsayımını değerlendiriyor. Pelin Kıvrak “Kısa Roman’ın Yükselişi” başlıklı yazısında edebiyat tarihinin "üvey evladı" olarak görülen ve yirmi birinci yüzyıla kadar yayınevleri tarafından fazla rağbet görmeyen kısa roman türünün son yıllarda özellikle Kuzey Amerika’da dikkat ekonomisinin dinamikleri bağlamında popülerlik kazanmasını ele alıyor. Tarihin, mekânın ve yayınevi ile okur kitlesi arasındaki dengelerin sonucu olarak bazı müstesna coğrafyalar haricinde sürekli arka plana itilen bu türün yükselişinin hem küresel hem de birey odaklı sebeplerine mercek tutuyor ve bu sebepleri kısa romanın biçimsel özellikleriyle ilişkilendirerek 'kesintisizlik' ve 'bütünlük' tecrübelerinin çağımızda yeniden tanımlanmasını irdeliyor. “Dikkat Ekonomisi ve Edebî Üretim” başlıklı yazısında Mehmet Özkan Şüküran, dikkat ekonomisi tartışmalarına değinerek, enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle edebî üretimin ilişkisini açıklıyor. Edebî üretimin, bireylerin enformasyona ulaşmasıyla ve yazar figürünün uluslararası dolaşım kolaylığı sağlamasıyla arttığını ancak bulunabilirliğin zorlaştığını belirtiyor. Bulunabilirliği sağlayan yayıncı ve yazarların bu yeni ekonominin yeni bankacıları olduğunu, ancak edebî üretimle dikkatin ilişkisini içerikten hâlâ bağımsız tutamadığımızı ve dolayısıyla teknolojik determinizmle bunu açıklamanın doğru olmadığını söylüyor. İncilay Cangöz “Salgının Hiper-Gerçekliği ya da Toplumsalın Gerçekliği” başlıklı yazısında koronavirüs salgını döneminde medya-gerçeklik ilişkisini Baudrillard’ın simülasyon kuramı bağlamında ele alıyor. İmgenin gerçekle bağının koptuğu bir dönemde yaşadığımızı vurgulayan Cangöz, sağlıklı kalmamız için yapılan “evde kal” uyarıları haklı olsa da, bu uyarının temsil biçimlerinin hastalık tehdidi altında çalışmak zorunda kalan kesimleri gölgelediğini, dikkatimizi kaydırdığını ileri sürüyor. Itır Erhart “Dikkatin ‘En Değerli Para Birimi’ Olduğu Dönemde Ders Anlatmak” başlıklı yazısında Üniversite öğrencisi olduğu 1990’lardan, ders anlatmaya başladığı 2000’lere ve hemen hemen tüm öğrencilerin akıllı telefon sahibi olduğu 2020 yılına kadar geçen süre içinde sınıf ortamında olma deneyimimi, “dikkat” kavramı etrafında tartışıyor. Varlık olarak sadece dikkatimizi toplamak için değil, aynı zamanda dikkatimizi doğru yere yöneltip yöneltmediğimizi sorgulamak için de buradayız.
Dikkat Hegemonyasında İnsan Olmak – Fidan Terzioğlu Sayfa:6
Daldığımız uykularda, ne zamandır bilgisayar, tablet, telefon ekranlarına kilitliyiz. YouTube, Twitter, Facebook, Instagram gibi sosyal ağ platformlarına zincirliyiz. Üç milyardan fazla kişi bu sosyal ağ platformlarını kullanıyor ve sosyal medya bağımlılığı, tıp literatüründe kalıcı bir yer edinmeye hazırlanıyor. Bu bağımlılık, kişilerin sağlıklarına, sosyal ilişkilerine, diğer etkinlik alanlarına ciddi anlamda zarar veriyor. Dikkat eksikliğini, depresyonu, tüketim ve alışveriş bağımlılığını, benmerkezciliği, hakikat kavramının ortadan silinmesini, sahte haberciliğin ortama hâkim olmasını, mikro-kimlikler arasında aşırı kutuplaşmaları, korku ve nefret kültürünün yayılmasını körüklüyor. Bu sırada dünya nüfusunun yüzde biri gittikçe daha çok zenginleşirken, en alttaki yüzde otuz açlıktan ve hastalıktan kırılıyor; ortadaki çoğunluk ise sosyal ağ platformlarının akışına zincirli bir şekilde bu mekanizmanın devam etmesine alet oluyor. Bu uyku, insanlığımızı tehdit eden bir uyku. Hızlandırılmış toplu bir ölüme doğru sürüklenmek istemiyorsak bir an önce uyanmamız gerekli. Ancak her saniye yüzlerce mesaj, uyarı, davet ve sinyal tarafından bölündüğü için dikkatimizi toplayamıyoruz. Uyanış için gereken farkındalığı, sorgulamayı, yaratıcı düşünceyi ve iradeyi harekete geçiremiyoruz. Dikkatimiz işgal altında ve biz ona sahip çıkamıyoruz.
Yoğun ve Hiper Dikkat Arası Geçitler – Fırat Berksun Sayfa:10
Dijital medyanın dikkat biçimlerini nasıl dönüştürdüğü hususunda tartışmalı başlıklardan biri nesiller arası farklar ile ilgilidir. Bu tartışma, dijital ortamın içinde büyümenin düşünme ve dikkat biçimlerini ne ölçüde şekillendirme gücüne sahip olduğu sorusunda düğümlenir. Dijital hayatın bağlantılı metinleri, imajları, sesleri ve etkileşimi içinde biçimlenen dikkat biçiminin, yalnızca yazılı ortam içinde, başka deyişle kitaplar, notlar, defterler arasında gelişmiş dikkat biçimlerinden bariz farkları olduğu, artık gündelik sohbetlerde eskimiş bir tespittir. Diğer taraftan, medyanın maddi koşullarındaki bu dönüşümün nesiller arasındaki farkları bütünüyle açıklayabileceği ya da bir neslin düşünce alışkanlıklarının, bilgiyle ilişkisinin ya da dikkat rejiminin yalnızca dijital ortamın yapısına bağlı tanımlanabileceği gibi varsayımların da sorunsuz olduğu söylenemez. Bu nedenle, özellikle dikkat biçimleri söz konusu olduğunda, farklı nesilleri kesebilecek katılaştırılmamış esnek kavramlar aramak ve bu dikkat biçimlerinin çeşitli sentezlerinden doğabilecek, başkalaşmış ara alanlar ya da geçitler icat etmeye çalışmak, olasılıklara açık, daha cazip bir yol olacakmış gibi görünüyor.
Kısa Romanın Yükselişi – Pelin Kıvrak Sayfa:14
Tarihin, mekânın ama en çok da yayınevi ve okur kitlesi arasındaki dengelerin sonucu olarak bazı müstesna coğrafyalar haricinde sürekli arka plana itilen kısa romanın insan dikkatinin kıt ama bilginin bol olduğu bir çağda yükselişe geçmesi tevekkeli değil şüphesiz. Fakat bu yükselişe büyük bir proje ile öncülük eden ve 2001 yılında New York’ta kurulduğundan beri istisnai olarak kısa romana yoğunlaşan bağımsız yayınevi Melville House Publishing’e baktığımızda dikkat ekonomisi ile ilişkili başka veriler de gözümüze çarpar. Yayınevinin 2005 yılında başlattığı “Kısa Roman Sanatı” serisi Proust’tan Conrad’a ve Cervantes’ten Joyce’a pek çok yazarın geniş kitlelere ulaşamamış kısa romanlarını sunarak türe hem tarihsel hem de karşılaştırmalı bir pencereden bakmamıza olanak sağlar. Projenin Amerikan yayıncılık dünyasının gündemini epeyce meşgul etmesinin ve okurlar tarafından bir hayli rağbet görmesinin başlıca sebebi ekonomik oluşudur. Bütün kısa romanlar aynı fiyata –dokuz dolara– satılır. Tamamına iki yüz dolara sahip olunabilen seride ayrıca kitap koleksiyoncularının hoşuna gidebilecek detaylara da yer verilmiştir. Örneğin sadece yazar ve eser adından oluşan minimalist kapak tasarımlarında her esere bir renk tahsis edilmiş ve böylece serinin tamamını satın alan okurların dekoratif bir renk kataloğu objesini de evlerine götürdükleri hissi yaratılmıştır. Bu pazarlama tekniği üstü kapalı da olsa kısa roman basmanın finansal açıdan tatmin edici bir proje olmadığını destekler niteliktedir, fakat yayınevinin yalnızca kısa romana yoğunlaşmadaki kararlılığı kurucuların cesaretinden çok pazarı iyi analiz etmelerinin sonucu gelişen bir süreç olarak göze çarpar.
Dikkat Ekonomisi ve Edebî Üretim – Mehmet Özkan Şüküran Sayfa:19
Dikkat ekonomisinden konuşurken esasen sınırlı ve başka bir şeyin yerine geçmeyen bir şeyi kastetmiş oluruz. Dolayısıyla dikkat sadece bir meta değil, sermaye üreten, sermayenin bir hareketle karşılık bulduğu, metaları dolaşım ağına soktuğu bir şeydir de. Dikkatin bir metaya dönüşmesi bizi Marx’ın “kapitalist üretim modelinin egemen olduğu toplumlarda zenginlik bir meta yığını olarak görünür” şeklindeki ifadesine gönderir (2011: 49). Dikkatin meta haline gelmesi, hatta kıt bulunan bir kaynak işlevi görmesi onu sermayenin gözünde bulunmaz bir nimete dönüştürür. Bugün küresel ölçekte en geniş dolaşım ağına sahip sermaye grubuna baktığımızda da bunu açıkça görürüz: Bilgi ve iletişim teknolojilerinde Apple, IBM, Microsoft, Samsung, Oracle, Cisco, Intel, telekomünikasyon sektöründe NTT, Vodafone, Verizon, Chine Mobile, Deutsche Telecom; internet sektöründe Google, Yahoo, AOL; sosyal paylaşım siteleri olarak Facebook, Twitter, Instagram, Swarm bu küresel akışta enformasyonu ve dikkati sermaye haline getiren şirketler olarak sıralanabilir.
Salgının Hiper-Gerçekliği ya da Toplumsalın Gerçekliği – İncilay Cangöz Sayfa:23
Evde kalan kaygılı sınıflar, medya tarafından kışkırtılan kaygılarını yine ekranlarda online alışverişle gidermenin yolunu buldular. Her akşam salgın bilançosunu izledikçe tedirginlikleri arttı; sağlıklı beslenme, takviye olarak vitaminler ve mümkünse ölümsüzlük aşısına erişim bir anda önemli oluverdi. Salgının kriz ortamını en dinamik ve verimli kullanan reklam ve halkla ilişkiler sektörü oldu; simgesel üretimin en etkili, ikna edici, cezbedici şekilde gerçekleştirildiği sektör de denilebilir. Medya tüketicileri ya da kullanıcıları, Baudrillard’ın (2005) deyişiyle ayartma ya da baştan çıkarmanın öznesi haline gelir. Baudrillard’ın bir zorunluluk olarak gördüğü ayartma; gösterge ve imaj aracılığıyla sunulan ve bunlardan yararlanan itici gücün adıdır. Medyatik hekimler takviyenin önemi ve gerekliliğini dile getiren gösterenler haline dönüşürken, tıp dünyasının işaret ettiği sağlıklı kalma güdüsü de kışkırtılır. “Senin bir sağlığın var ve onu nasıl koruyacağını bulman lazım.” Sokaklar, AVM’ler, marketler risk dolu olduğuna göre dijital çağın fırsat ortamı olarak adlandırılan online alışveriş siteleri bu iş için biçilmiş kaftandır. Kargo şirketlerinde çalışanların evde kal/maması, iş koşulları her ne olursa olsun kitlelerin tüketim hazzından mahrum kalmaması önemlidir. Malûm, toplumsal zaten çoktan çökmüştü. Şimdi dikkatleri başka yere kaydırmak gerekiyordu.
Dikkatin “En Değerli Para Birimi” Olduğu Dönemde Ders Anlatmak – Erhart Sayfa:26
Artık rakiplerimiz telefonlar ve sundukları, bizim derste anlattıklarımızdan çok daha çeşitli ve ilgi çekici, içerik. Dersimiz ne kadar ilginç olursa olsun, konumuza ne kadar hâkim olursak olalım, müzik de çalsak, dans da etsek (inanın, bunu da denedim), öğrencilerimizin dikkati ders boyunca bizde olmayacak. Bu önkabulle işimizi yapmaya devam etmemiz mümkün mü? Eski köye yeni adet getirip iş yapış biçimimizi değiştirirsek, belki.
Muzaffer İlhan Erdost’un Ardından – Yaşar Öztürk Sayfa:28
Muzaffer İlhan Erdost önce umudunun çiçeği oğlu Barışta’yı, sonra sevdası eşi Rana’yı yitirdi. Kızı Suları, baldızı Naşide, gelini Gül, yeğenleri Alaz, Türküler, torunu Çavlan, kitabevinin kapısını hep açık tutan Galip ona kol kanat oldu. Üzerinde çalıştığı “Soykırım Gerçeği”, baskısı tükenen Marx, Engels, Lenin’in kitaplarını ve iki yıldır çıkaramadığı “7 Kasım” kitapçıklarını kredi çekerek nasıl yayımlayabileceğini düşünürken tekerlekli sandalye ile gitti Şekibe Çelenk’in toprağa verilişine. Sırtını dayadığı Toros Dağları, ayaklarını uzattığı Akdeniz’i, Susanoğlu’nu bir daha görebilmenin özlemi içindeydi. Bu iç acılar kadar yurdunun ve dünyanın sürüklendiği uçurumun kaygısı da vardı yüreğinde: “Doğa, doğa olarak oluşurken insan yoktu... Doğa insanlaştı. Ama insan insanlaşmamıştı daha... İnsanın özgürleşmesinin tarihi, sürüden topluluğa ve bağımlı bireyden özgür bireye evriminin tarihidir. İlkel özgürlükten, çağdaş köleliğe evrimin tarihi de denilebilir. Yani her özgürleşme, yeni köleleşmenin de başlangıcı oldu.”
Aynı Gözeden Su İçmek (Şiir) - Abdülkadir Budak Sayfa:33
Nur Sürer ile Söyleşi – Burak Süme Sayfa:34
Siyasi görüşünden ötürü bir süre (1980-1984) mahkûm edilen Feride Çiçekoğlu’nun aynı adlı kitabından senaryolaştırdığı Uçurtmayı Vurmasınlar (1989), araştırmamızın hem edebî hem de sinemasal art alanını oluşturmasının yanı sıra bir dönem okumasını da meşru kılar. 12 Eylül sonrasında toplumun en alt kesiminden en yüksek mevkiine kadar bir dönüşüm görülür. İdeolojik söylemler ve özgürlük talebi yeni bir üslupla inşa edilir. Bir bakıma hikâye, hegemonik düzen ve otorite sorunlarıyla yakından ilgilenir. Feride Çiçekoğlu, Ulucanlar’dan Mamak’a (1982) gönderilen ilk politik kadındır. Hem eserin hem de filmin başkişisidir. Hikâye, uyuşturucu işine bulaşan kocasının suçunu üstlendiği için cezaevine düşen bir kadının beş yaşındaki oğlu Barış ile politik nedenlerle hüküm giymiş olan İnci arasındaki iletişim üzerine kurgulanır. Deneyimlediği psikolojik süreci Çiçekoğlu ustaca tasvir etmiş, Tunç Başaran hafızamızda yer edecek şekilde beyaz perdeye taşımıştır; filmin başarısında kuşkusuz Nur Sürer’in oyunculuğu çok önemlidir. 1980’li yılların travmasını işleyen Uçurtmayı Vurmasınlar Barış ve İnci arasındaki ilişki üzerinden hem çocukların meraklı bakışlarına hem de yetişkinlerin derinlerde sakladıkları çocuksu yanlarına hitap eder. Sinemamızın en başarılı aktrislerinden Nur Sürer tüm benliğini katarak sergilediği oyunculuğuyla hayatı boyunca birlikte anılacağı İnci karakterini çıkarmıştır ortaya. Biz de bu söyleşide kendisiyle filmde yarattığı karakteri, filmin çekim sürecini ve dönem koşullarını konuştuk.
Güneşe Çıkmak İstiyorum (Öykü) – Zerrin Saral Sayfa:42
Fehimtü (Şiir) – Osman Hakan A. Sayfa:45
Pandemiyi Dinlemek – Gülüş G. Türkmen Sayfa:46
Koronavirüs pandemisi bizi bağlamdan, cümle yapısından uzaklaştığımız bir dönemde yakaladı. Tonaliteden kopma ve merkezsizleşme arzusu, her sesi tek başına ve kuralsız bıraktı. Doğru fikirler yanlış ifade edildi. Çarpık bilgiler, biçimsiz ve sınırsız tınılar olarak evlerimizin duvarlarında yankılandı. “Sağlık sektörüne güvenmeyin, doktorlara güvenmeyin, paraya meftun olan bir kesim var” diyen uzman, sağlık sektörünün tümünü suçladığını fark etmedi. Aynı uzman bir dönem “Okurları yanlış yönlendirdiysem özür dilerim” cümlesini kurduysa da (Habertürk, 2018), sözlerinin tıklanma sayısı onu ses desibelini korumaya teşvik etti. Evlere kapadığımız çocuklarımız, orada bir başka büyük tehlikeyle baş başa kaldılar: Kuralsızlık…
Çıpasızlığın Yüzeyi: Post-Truth – Yalın Alpay Sayfa:50
Var olmak için herhangi bir zihne gereksinim duymayan “gerçeklik” ile o gerçekliğe uyumlu yargı olarak zihne bağımlı “hakikat” kavramları, tarihin en önemli parantezlerinden biri olan modernizm döneminin temel çıpaları oldu. Zihnin dışındaki maddi evrenin varlığına keskin bir inanç ile, o maddi evrenin insan zihni tarafından gerçeğe uygun bir biçimde akla düşürülebileceği ve onun zihin içerisinde algılanabileceğine yönelik sınırsız iman, rasyonaliteyi yaşamın merkezine alıyor, böylece varlıklar arasında insan tepe noktaya çıkarken, entelektüeller yani rasyonelliği en iyi kullandığına inanılan sınıf da insanlar arasındaki en imtiyazlı grup haline geliyordu. Modernist paradigmada yaşama ilişkin her şey uslamlama yoluyla sınanabilirdi, Kant’ın ünlü sözüyle “Aydınlanma kişinin kendi aklına güvenme cüreti”ydi. İnsan zihni salt kendi içerisinde maddi tüm evreni anlamlandırmaya, sınamaya, doğru ve yanlışı her konuda ayırmaya elverişli bir yapı taşıyordu.
Dergi Tefrikası (2) – Haydar Ergülen Sayfa:52
Şiir Atı’nı o arada yayımlamış arkadaşlar, 1986’da. W. B. Bayrıl, Osman Hakan A., Ali Günvar, Seyhan Erözçelik ve Orhan Alkaya. Şiir Atı’nın o harikulade logo/amblemini de sonradan tanışacağım sevgili Mehmet Koyunoğlu yapmıştı, genç yaşta yitirdik onu. Ben dergiye 2. sayısında katıldım, sonra da birlikte 8. sayıya dek geldik. Orhan Alkaya 1. sayıdan sonra ayrıldı, dergiye kimi sayılarda Lale Müldür ve Oğuzhan Akay da katıldı. 9. ve 10. sayıları da hazırladık, bir arada yayımlamak üzere, 600 sayfayı aşkın, çeşitli özel bölümleri, sürprizleriyle bir veda sayısı olarak düşünmüştük. Hem eski, bazen unutulmuş, unutulmak üzere olan şairlere ayırdık sayfalarımızı, çok sayıda da yeni, genç şair yayımladık. Son sayıyı yayımlayamadık bir türlü, dizildi, düzenlendi, dediğim gibi basılamadan kaldı ne yazık ki!
Şiirler (Şiir) – Mustafa Köz Sayfa:57
Tomur Atagök Resmi – Nur Özalp Sayfa:58
Tomur Atagök resmini Hofmann’la ilişkilendirmek yalnış olmaz. Bir yandan sanatçı hareket eden yüzeyler kurarken, öte yandan da resminin ifadesini ruhsal olarak iletişim kurduğu haller üzerinden seçiyor. Kolaj mantığıyla dikkat çeken sanatçının estetik anlayışını hareket / yansıma algısı ile oynadığı oyuna ve buna bağlı olarak oluşturduğu mekâna oturtabiliriz. Duyarlılık alanı ise kadın, doğa ve savaş.
Eltünt Kuş (Öykü) – E. Nisan Erdem Sayfa:61
21. Yüzyılda Afrika Asıllı Amerikalı Romancı Gözüyle Gündelik Hayat Eleştirisi – E. Lâle Demirtürk Sayfa:65
Edebiyat ve Kültür Çalışmaları alanlarında yer alan siyah-beyaz ırk kimliklerinin konumsal karşıtlığı hakkındaki tartışmalar, bu türden karşıtlıkları bilimsel araştırmaların gündeminden düşürmüştür. Yaptığımız çalışmalarda, edebiyatın gerçek yaşamla ilgisi konusunda açmazları aşmaya çalışırken, tüketim toplumunda gündelik hayatın nesneleştirilmesi gereğini doğuran çıkarımları enine boyuna düşünmek gerekiyor. Günümüz-de gündelik hayat çalışmalarını (everyday life studies) Afrika asıllı Amerikalı yazarların romanlarına uygulamak, beni, siyah roman kişilerinin toplumsal değişim ve dö¬nüşüme yol açabilecek mikro-direnişleriyle gündelik hayatta ne çeşit değişikliklere neden olduklarını irdelemenin önemini görmeye itti.
Rüzgârın Başladığını Zannettiğim Yer (Şiir) – Olcay Özmen Sayfa:71
Küp Kokusu (Öykü) – Osman Akyol Sayfa:72
Nesnelerin Dili (Anlatı) – İlyas Tunç Sayfa:75
Norveç’ten Bir “Yeni İnsan” Hikâyesi: “Doppler” – Çiğdem Ülker Sayfa:77
Norveç’in çok okunan yazarı Erlend Loe’nun romanı Doppler, bir yandan Kierkegaard’ın “kendin olmak” felsefesinin üstünden konuşuyor, bir yandan da başka coğrafyaların yazarlarıyla benzer şeyler söylüyor.
Pombal Markizi’nin Çok Kültürlü ve Çok Adlı Şehri Lizbon – Murat Tuncel Sayfa:79
Lizbon balıkçılarının “tuzlu balık”ını da buradan alıp Akdeniz’in öteki limanlarına taşıyorlarmış. Kartacalıların güçlenmesiyle Fenike kolonileri bir bir el değiştirince, Sao Jorge Kalesi’nin temelleri üzerine Kartacalıların yaptığı geniş duvarlar yükselmeye başlamış. Bu arada kalede pek izleri olmasa da buralara gelen Yunan kabileleri içinde en büyük grubu Truvalılar oluşturmuş.
Yeni Şiirler Arasında – Şeref Bilsel Sayfa:83
Koronavirüs salgını üzerine son iki aydır çok şey paylaşıldı sosyal medyada. Bunlardan birkaçını hatırlamakta fayda var: Çin, İtalya’ya yolladığı, içerisinde tıbbi maskelerin bulunduğu kolilerin üzerine Seneca’nın bir sözünü yazmış: “Bizler aynı denizin dalgaları, aynı ağacın yaprakları, aynı bahçenin çiçekleriyiz.” Japonya ise Çin’e yolladığı yardım kolilerinin üzerine bir Budist şiirinden şu bölümü koymuş: “Farklı dağlara, nehirlere sahip olsak da aynı güneşi, ayı ve gökyüzünü paylaşıyoruz.”
Golsüz Beraberlik (Şiir) – Usame Yördem Sayfa:84
Yeni Öyküler Arasında – Jale Sancak Sayfa:85
Yazınsal metin oluştururken, romanların, öykü kitaplarının yanı sıra hikâye anlatan sinemadan, filme çekilmiş senaryolardan, (yazma tekniklerini, önerme - dramatik akış - sahne - karakter vb. konularını anlatan) senaryo kitaplarından epeyce yararlanılabilir düşüncesindeyim. Senaryo ve öykü yazarı, akademisyen Robert McKee’nin konuyla ilgili birkaç sözünü bırakayım buraya: “Müzik için ses neyse, hikâye için de çatışma odur.” “Eğer hikâyenin orkestrasındaki tüm çalgıları çalamazsanız, hayal ettiğiniz müzik ne olursa olsun, aynı eski şarkıyı mırıldanmaya mahkûm olursunuz.” “Hikâye formüllerle değil, ölümsüz evrensel biçimlerle ilgilidir.” “Sanatçılar biçimin efendisidir.” “İyi hikâyeler farklı çatışma düzeylerinin kesişmesiyle ortaya çıkar.”
Kilim Dükkânı (Öykü) – Demet Özdemir Sayfa:87
Post Corda Lapides (Şiir) – Mithat Sertan Altınok Sayfa:90
Bir Ağacın Fısıltısı (Öykü) – Berna Terziahmetoğlu Sayfa:91
Kısa Film (Şiir) – Ercan Aygün Sayfa:92
Kim-lik (Şiir) – Emre Yıldız Sayfa:93
Varlık Kitaplığı Sayfa:95
Bülent Keçeli ile “Herkesin Çirkini” Üzerine Söyleşi – Petek Sinem Dulun Sayfa:95
Herkes bir ifade aradığımızı düşünürken biz bir okuru, daha doğrusu değiştiriciyi, dönüştürücüyü, yok ediciyi hayal ederiz.
“Fenomenoloji - İlk Temeller” / Dan Zahavi – Bülent Avcı Sayfa:97
Kopenhag ve Oxford Üniversitesi’nde görev yapan Dan Zahravi’nin kaleme aldığı Fenomenoloji - İlk Temeller, bahsi geçen meselelerin ayrıntılarına girerken disiplinin psikiyatri, sosyoloji, psikoloji, edebiyat, antropoloji ve mimari gibi alanlarla ilişkisini de inceliyor. Zahavi, fenomenolojinin felsefeyi günlük yaşama ve nesnelere daha yakın kıldığını ortaya koyuyor. Hatta nesnelerin “ne”liğinden çok “nasıl”lığıyla ilgilenmesinin, bu disiplinin ayırıcı özelliği olduğunu söyleyen yazar, “Fenomenoloji, farklı veriliş türlerinin felsefi analizi olarak görülebilir” diyor.
“İmgenin İcadı/İkinci Yeni’nin Meşruiyeti” / Yalçın Armağan – Metin Cengiz Sayfa:98
Yalçın Armağan’ın, İmkânsız Özerklik: Türk Şiirinde Modernizm kitabından sonra (2011) İmgenin İcadı üst, İkinci Yeni’nin Meşruiyeti alt başlıklı, ülkemizde imge hakkındaki görüşleri İkinci Yeni bağlamında irdeleyen çalışması 2019’da okuyucuyla buluştu. Yalçın Armağan çalışkan bir araştırmacı kimliğiyle öne çıkacak görünüyor. Edebiyat ortamı dışından olması, üniversite çevresinden gelmesi (Bilkentli) gibi sebeplerle de “akademik çevrelerden bir şey çıkmıyor, artık eleştiri öldü, yenilerden umut yok” türünden yakınmaların altında yatan özlemlere cevap verdiğinden dikkat çeken ve hayli ses getiren ilk kitabından sonra bu kitabı da tartışılacak, irdelenecek gibi. Her şeyden önce böyle bir çalışmanın ne denli gerekli olduğu kitap okununca çok daha iyi anlaşılıyor. İmge ile İkinci Yeni’nin imtihanı gerçekten de araştırılmalı ve bu ilişkinin neliği so-mut biçimde dile getirilmeli. Yalçın Armağan bu bakımdan bir teşekkürü hak ediyor. Ayrıca eleştiri bilincinin gelişmesi doğrultusunda gördüğü hizmet de yabana atılır değil. Ben de bu bakımdan lafı fazla uzatmadan gördüğüm bazı temel yanlış ve eksiklikler konusunda kitabı eleştireceğim.
“Her Yerde Kan Var” / Ayşe Kulin – Hasan Akarsu Sayfa:101
Yazar Ayşe Kulin, tarihsel romanı Her Yerde Kan Var ile Osmanlı’nın son dönemine ışık tutar. Romandaki olaylar Padişah Abdülaziz’in tahttan düşürülmesiyle başlar. Yerine getirilen Sultan V. Murat’ın 5. gününde sona erer.
Necati Tonga ile Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Yağmurdan Sonra Güneş” Adlı Öykü Kitabı Üzerine Söyleşi – Enver Aykol Sayfa:102
Cahit Sıtkı’nın evlilik, aile, aşk, sadakat ve aldatma temalarına yoğunlaşan hikâyeleri o dönemde “popüler hikâyeler” de diyebileceğimiz “gazete hikâyeleri”nin genel özelliklerini yansıtıyor. O dönemde gazetelerde bu tarzda pek çok metinle karşılaşıyoruz. Peyami Safa, Mahmut Yesari, Osman Cemal Kaygılı, Kerime Nadir… gibi pek çok isim bu tarz metinler yazmış. Gazeteleri tararken Nurullah Ataç’ın dahi bu tarz hikâyelerine tesadüf ettim. Her metin, yazarının ruh dünyasından bir yansımadır fakat neticede bu tarz hikâyelerin dönemin yaygın hikâye anlayışından hareketle yazılmış “kurmacalar” olduğunu da gözden uzak tutmamamız gerekir. Bununla birlikte Yağmurdan Sonraki Güneş’te şairin hayatıyla bire bir örtüşen metinler de yok değil.
“Derin Uyku” / Mustafa Fırat – İsmail Cem Doğru Sayfa:104
Dersaadette Sabah Cesetleri ile şiirinde ortaya koyduğu dil ve üslubu roman diline de taşıyan Mustafa Fırat’ın şiirinde ortaya çıkan değişime paralel bir tasarımla ilerlediğini görebiliriz. Son şiirlerinde duyarlı vurguları arttırdığı gözlenen şairin özellikle Derin Uyku’da bireyin gündelik sıkıntıları, içinde sakladığı acılar, çözümlenememiş sorunlar ve bireysel yorgunluklarla yakından ilgilendiğine tanıklık ediyoruz. Yazarda giderek daha belirgin bir biçimde ortaya çıkan bu tercihin güncel süreçle örtüşüyor olması yazarın tüm verimlerine bunu yansıtacağı hissini de veriyor.
“Parmaklarıyla Düşünen Dünya” / Murat Erdin – Dağhan Dönmez Sayfa:105
İster bir epizot, bir belirsizlik hali olsun, isterse kurgulanmış bir gerçeklik; geleceğe dair düşünecek çok sayıda yetişmiş insana ihtiyacı var ülkemizin. Araştırma ve geliştirmeye ayıracak çok daha fazla sermayeye... Dünya artık konut satışından bambaşka bir eksende.
Yusuf Alper ile Psikodinamik Açıdan Ataol Behramoğlu ve Şiiri Üzerine Söyleşi – Kadir İncesu Sayfa:106
Danışan ile okunan asla bir değildir ve olamaz. Jung da der: Danışan derdini sıkıntısını anlatmaya gelmiş bir kişidir, yaratıcı yazar-şair ise bazı kaygıları, sorunları olmuş olsa bile onları öncelikle estetik bir çerçeve içinde sunmaya çalışan kişidir. Eşit değerlendirilemezler. Ancak yazarın-şairin yazdıklarından bazı (semptomlar) belirtiler çıkarabiliriz ve onları yorumlayarak yaratıcı yazara ilişkin psikodinamik şeyler söyleyebiliriz. Amacımız da yazara yazdıklarıyla tanı koymak değildir, olamaz. Oysa danışana tanı koymalıyız ki tedavisini düzenleyebilelim.
Şiir Günlüğü – Gültekin Emre Sayfa:108
Onu Anlat İşte, diyorum kendime, İlhan’ı, Muzaffer Erdost’u. Askerden geldiğinde Ankara’da iş ararken çevirmen, gazeteci Arif Gelen’in önerisiyle Muzaffer Ağabey’le görüşmenin ardından, Kızılırmak Sokaktaki Sol ve Onur Yayınları’nda çalışmaya başlamanı anlat, diyorum. O altı ayın hayatının en ayrıcalıklı zaman dilimi olduğunu unutmadığını da söyle. Marksist literatürün önemli yapıtlarının matbaadan gelen sayfalarını karşılıklı okuyuşunu. Yayınevinde nasıl bir uyumun, coşkulu çalışmanın olduğunu. Bilmediğin ne çok şeyi orada öğrendiğini. Çeviriye daha sıkı sarıldığını. İşte onları anlat diyorum; 1976’da işe başladığında İlhan’ın daha yaşadığını.12 Eylül belasının ülkenin üstüne daha çökmediğini, onca insanın daha işkencede öldürülmediğini, onca gencin daha idam edilmediğini, dilin döndüğünce; onları anlat işte!
Küresel Haberler... – Zeynep Şen Sayfa:110
COVID-19 salgını pek çok kitabevi sahibini, yayıncıyı ve yazarı epey endişelendirmişti. Zira kimse bunun kitap satışlarını nasıl etkileyeceğini kestiremiyordu, özellikle de tüm kitabevleri kapılarını ziyaretçilere kapadıkları için. Ne var ki görünüşe göre salgın, kitap dünyasına bir açıdan yaradı. Zira evlerine kapanan insanlar internet üstünden deli gibi kitap sipariş etmeye başladılar. İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre kitap satışında %35’lik bir artış görüldü. İngiltere’nin en büyük kitabevi zinciri Waterstones ise kapılarını kapattıkları günden beri online satışlarında %400’lük bir artış görüldüğünü açıkladı.
MAYIS 2020 - KİTAP EKİ
Anasayfa   |   Tarihçe   |   Varlık Dergisi   |   Kitaplar   |   İletişim
Copyright © 2017 VARLIK YAYINLARI