Varlık Yayınevi
     
 
 
   
Anasayfa Tarihçe Varlık Dergisi Kitaplar İletişim Yardım
Yaşar Nabi Nayır
Varlık Ne İçin Çıkıyor
Varlık İçin Ne Dediler
Künye
Varlık'ta Bu ay
Varlık Dergisi İçeriği (son 14 yıl)
Abonelik
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri
Varlık Dergisi 'eurozine' üyesidir

ŞUBAT 2020

Çizgiyorum – Özge Ekmekçioğlu Sayfa:2
Sanatta ve Siyasette Kıskançlık Sayfa:4
Varlık Şubat dosyası kıskançlık ve nefreti konu alıyor. Sosyal medyanın “beğeni” üstüne kurulu düzeninde, popülist muhafazakâr politikaların kolay avına dönüşen insanlar aslında haset ve nefretten beslenmiyor mu? Edebiyat dünyasına şöyle bir bakan Christiane Lacote-Destribas 2012’de La Revue Lacanienne için yazdığı bir yazıda “kıskançlık niye roman konusu olamıyor” diye soruyordu. Yola çıkmamızı esinleyen bir soru da bu oldu. Oysa Pierre Choderlos de Laclos’un 1782 yılında yayımlanan Tehlikeli İlişkiler’inde konu doğrudan kıskançlık gibi görünmese bile, entrikaların iki başkarakteri Valmont Vikontu ile Merteuil Markizi oynadıkları oyunların bedelini öderler: Vikont bir düelloda ölür, Markiz tüm ihtişamını borçlu olduğu güzelliğini kaybeder. Bu iki başkarakterin aşk entrikalarında figüran olan Madam de Tourvel ile Cécile Volanges’ın “aşk” sandıklarının “oyun” olduğunu öğrendiklerinde yaşamları değişir. Madam de Tourvel bir manastırda halüsinasyonlar içinde delirerek ölürken, Cécile Volanges manastır hayatını seçer, tıpkı âşığı Şövalye Danceny gibi. Valmont Vikontu ile Madam de Merteuil, kendilerini kaptırdıkları oyunda birlikte oyun kurucu oldukları sürece haz içindedirler, ancak Vikont’un Madam de Tourvel’e, Madam Merteuil’in de Şövalye Danceny’ye olan “özel” ilgisi, ilişkilerini yıkıma, yaşamlarını da sonuna götürür. Kıskançlık Madam de Merteuil ile Valmont Vikontu’nun sandığı gibi sadece toplumsal değerlerin, bu değerlerin yücelttiği “namuslu ve saygın” kadınların hayatını yöneten bir duygu değildir. Kıskançlık ve kötülük Emily Bronte’nin 1847’de yazdığı Uğultulu Tepeler’de birbirini izleyen kuşakların kaderinin oyun kurucusu olurlar. Heathcliff isimli erkek karakter kendi yaşamı gibi, ona bağlı yaşamları da, “delice sevdiği” ve “delice sevildiği” Catherine’in bir başka erkeği sınıfsal konforu için kendisine yeğlemesinden ötürü, yok etmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Bireysel ve toplumsal varoluşlarımıza hükmeden kıskançlığın, “seni delicesine seviyorum” ilanıyla hastalık haline dönüşmesini Nilgün Tutal, Luis Bunuel’in 1952 yapımı El isimli filmiyle birlikte ele alıyor. Jacques Lacan’ın paranoyak kıskançlığa dair tanılarından yararlanılan yazıda, daha çok bireysel paranoyak kıskançlık üstünde durulsa da, her yanı düşmanlarla çevrili bir ülkede yaşadığı halüsinasyonunu sık gören bizler için, –çünkü her olayda bir “komplo” açıklaması yapmakta hiç tereddüt etmeyiz– toplumsal paranoyanın yıkıcı eğilimlerinin nasıl vücut bulduğu da irdeleniyor. Fidan Terzioğlu, psikanalitik teoriden yola çıkarak Melanie Klein’in çocuğun psişik gelişimi hakkındaki düşüncelerini serimliyor ve Othello tragedyasının kahramanlarını kıskançlık ve haset “kişilik” tipi özellikleri açısından çözümlüyor. Terzioğlu’nun madde madde belirttiği psişik halleri okurken, her ilişkimizde, her davranışımızda ve duygulanışımızda içine düştüğümüz “insanlık durumuna” yakından tanık oluyoruz. Nilgün Tutal ile Fidan Terzioğlu yazılarında, kıskançlığın meraka evrilmesiyle vücut bulan, olası olumlu ve yaratıcı boyutlarının altını özenle çiziyorlar. Haset özellikle de politik içerimleriyle Mehmet Özkan Şüküran’ın yazısında inceleniyor. Şüküran, Türkiye’deki ihbar ve teşhircilik kültürünün ana kaynağının haset olduğunu ileri sürüyor. Bir zamanlar imrenme kılığında komşuyla olan diyalog, bugün ihbar etmeyle ikame ediliyorsa yazının belirttiği gibi, siyaseten yargılamaların ana kaynağı kıskançlık hakkında daha incelikli olarak düşünmemiz gerekiyor. Bu yazının başında Batı edebiyatının klasiklerinden söz ettik. Ancak yerli ve önemli bir edebiyatçı olan Nahit Sırrı Örik’in de bilindiği üzere Kıskanmak adlı bir romanı var. Roman 1937 yılında Kıskançlık adıyla tefrika olarak yayımlanır. Ardından 1946 yılında Kıskanmak adıyla Hilmi Kitabevi tarafından basılır. 2009 yılında Zeki Demirkubuz romanı filme uyarlar. Örik’in romanı hakkında daha önce de yazılmıştır, ama kimse, nedendir bilinmez, yazarın zamanında ve çevresinde bilinen bir eşcinsel olduğuna, kendi koşulları içinde “coming out”unu yapmış bir erkek olduğuna değinmemiştir. Doğaldır ki, yazarı kendi öz yaşamıyla sınırlamamak gerekir, yazar kurar, başkası gibi de konuşur, yazar. Bunu kabul etsek bile, modernliğin iddia ettiği gibi bedeni ruhtan/akıldan ayrı bir şey olarak artık düşünemiyorsak, hatta düşünmemeliysek, bedenin özellikle de yaratıcı edimin yatağı edebiyatta yazanın yazdığına dahil olmadığına hükmetmemeliyiz. Uğurhan Topçuoğlu, Örik’in romanını queer potansiyelleri açısından okuyarak, Zeki Demirkubuz’un filminde bu potansiyellerin hetero-normatif bir körlükle malûl olduğunu tartışıyor.
Kıskançlıktan Kurtulmak mı? – Nilgün Tutal Sayfa:6
Hastası olan bir kadının yaşadığı halüsinasyonlara istinaden Lacan, paranoyada Başka’nın dışlandığına işaret eder. Hastası kadın, Lacan’a, bir komşusuyla karşılaştığını, ona şarküteriden döndüğünü söylediğini, komşunun da kendisine, analiz sırasında konuşurken dile getirmekte zorlandığı kaba bir şey (dişi domuz) dediğini aktarır. Lacan bu anlatıda, hastasının konuştuğunu sandığı bir başkanın (komşu) olmadığı gibi, sözünün hitap edebileceği bir mutlak Başka’nın da olmadığını belirtir. Başkalık imgesel bozulmaya maruz kaldığından, başkayla ilişki sadece imgesel olarak kurulabilmektedir.
Tüketim Çarkının Kadim Oyuncuları: Haset ve Kıskançlık – Fidan Terzioğlu Sayfa:10
Öncelikle, haset ve kıskançlık arasındaki farkı görmeye çalışalım. Haset, kıskançlıktan daha kapsayıcı bir duygu. Daha kötücül; tıslayan bir sinsilik taşıyor sanki içinde. Bu yüzden olsa gerek, kıskanç olduğumuzu itiraf etmek, haset ettiğimizi itiraf etmekten daha kolay. Kıskançlığa methiyeler düzen sayısız şiir, şarkı yazılmış; imkânsız aşk hallerine, dizginlenemeyen tutkulara övgüler. Ama haset duygusunu göklere çıkaran bir şiir, şarkı, öykü bulmak zor. Neden?
Haset yahut Ötekinin Varoluşuna Muhalefet – Mehmet Özkan Şüküran Sayfa:14
Türkiye’de iktidarın kendi kültürel alandaki yetersizliğinin, niteliksizliğinin, başarısızlığının sebebi olarak ötekileri, kendinden olmayanları göstermesi ve bu uğurda medyadan tutun kitap eklerine kadar atadığı itaatkâr adamları biriken bir kinin, patlayan bir hasedin sonucu olarak ele alınabilir. Keza başa dönüp “komşunu kendin gibi sev” buyruğunun, Türkiye’de geçirdiği evrimi de bu zeminden konuşabiliriz.
Kıskançlığın Dönüştürücü Gücü – Uğurhan Topçuoğlu Sayfa:18
Heteronormativite, bu¨tu¨n bir ku¨ltu¨ru¨n sonradan dogˆallas¸tırılmıs¸ ve idealles¸tirilmis¸ heteroseksu¨el yo¨nelim, pratik, değer ve yas¸ama bic¸imine go¨re tanımlandıgˆı, bu yo¨nelimin dıs¸ında kalanların ısrarla marjinalles¸tirildigˆi, go¨rmezden gelindigˆi, baskı ve s¸iddete maruz bırakıldıgˆı veya en iyi ihtimalle “uysal o¨tekiler” olarak sindirildigˆi bir du¨zeni ifade eder.
Édouard Louis’nin Anlatımıyla Erkeklik ve Homofobi – Rahime Sarıçelik Sayfa:22
Rahime Sarıçelik, Édouard Louis’nin Türkçeye henüz çevrilmemiş Eddy Bellegueule’den Kurtulmak romanı özelinde “erkeklik ve homofobi”yi inceliyor: Bir başka erkeklik gösterisi olarak futbol da romanda yerini alır. Eddy futbol oynamayı sevmediğini söylese de babası onu diğer babalar gibi futbola göndermek ister. Böylece oğlundaki kadınsılık iyileşebilecektir. Fakat Eddy futbola devam etmez. Bir gün futbol kulüp başkanı, babasına oğlunun neden artık futbol oynamaya gelmediğini sorar; Eddy, babasının başını yere eğerek onun hasta olduğu yalanını söylediğini görür. Babasının diğer insanlara karşı duyduğu utancı bu olayla derinden hisseder.
Pavurya (Öykü) – Vecdi Çıracıoğlu Sayfa:26
Sökük (Şiir) – Hüseyin Peker Sayfa:28
Caner Akgün ile Edebiyat Üçlemesi Projesi Üzerine Sohbet – Gülüş G. Türkmen Sayfa:30
İlki 18 Şubat Salı akşamı Zorlu PSM’de gerçekleşecek Edebiyat Üçlemesi, bir edebiyat eserinin opera, şarkı ve tiyatro türlerine uyarlanmış biçimlerini sanatseverlerle buluşturacak. “İkinci Yeni Şarkılar – Ölmeme Günü” başlığıyla İkinci Yeni şairlerinin şiirlerinin bestelerini Mert Fırat ve Evrim Özkaynak seslendirecek. Beste, Nejat Eczacıbaşı Ulusal Beste Yarışması Ödüllü Murat Cem Orhan’a ait. 17 Mart Salı günü Alman Besteci Christian Jost’un Dichterliebe Recomposed (Bir Şairin Aşkı – Yeniden Besteleme) eserini canlı dinleyebileceğiz. Robert Schumann’ın Heinrich Heine’nin dizeleriyle tam 180 yıl önce bestelediği eser, Grammy Ödüllü tenor Bülent Bezdüz ve Diskant Çağdaş Müzik Topluluğu eşliğinde Jost yönetiminde Türkiye Prömiyeri yapacak. 13 Nisan Salı akşamı Üçleme’nin son perdesi, Gogol’ün “Palto” sundan esinlenilerek librettoya dönüştürülen Palto Operası’nın Selman Ada yönetiminde ilk seslendirilişi yapılacak. Projenin başında sanat yönetmeni ve bariton Caner Akgün var. Perde açılmadan önce kendisiyle müziği, sanata bakışını ve projesinin detaylarını konuştuk.
Köhne-i Kebir (Şiir) – Hülya Deniz Ünal Sayfa:32
Şairin Hikâyesi – Kaya Tanış Sayfa:34
Cemal Süreya, şairliğinin yanı sıra hayattayken yayımladığı deneme, eleştiri ve günlük gibi metinleriyle de edebiyatımız içinde kendine has bir yeri çoktan edinmişti. Hatta şiir dışındaki metinlerinde daha yoğun bir üretim içinde olduğunu açıkça ortaya koymuştu diyebiliriz. Bununla birlikte, şiir dışı metinlere yönelmesi epey öncelere, Mülkiye’de okuduğu zamanlara rastlar. Yayımlanan ilk şiiri “Şarkısı Beyaz”, Mülkiye dergisinin 8 Ocak 1953 tarihli sayısında çıkar. Aynı derginin Şubat 1953 tarihli 12. sayısında ise “Lâlettain Bir Hikâye” ismindeki öyküsünü yayımlar. Öte yandan ilerleyen zamanlarda bilindiği kadarıyla başka bir hikâye yayımlamaz, fakat hikâyeden tam olarak vazgeçmediğini de belirtmeden geçmez.
Lâlettain Bir Hikâye (Öykü) – Cemâl Süreyya Seber Sayfa:35
Okunmalık Bir Kısa Oyun (Oyun) – Ahmet Önel Sayfa:36
Bu Aşkın Katili Sensin! (Öykü) – Ümit Kurt Sayfa:38
Necati Cumalı’nın Travmayla İmtihanı – Ersun Çıplak Sayfa:42
İşte bu noktada genellikle şu husus göz ardı ediliyor: İlahi esin değil de emek odaklı bir uğraş olan şiir, ancak ve ancak belirli bir toplumsal ve tarihsel bağlamda dilin bireysel kullanımıyla mümkündür. Bu açıdan şiir, özgürlük ve zorunluluk diyalektiğine tâbi olmayan bir uğraş değil. Bu göstermektedir ki şairin dili bireysel kullanımı, kasıtlı olanın yanında, hatta ondan daha çok toplumsal ve belirli bir zamana özgü kasıtsız göndermeler de üretir. Dolayısıyla anlam üretimi yalnızca şairin taktik ve stratejileriyle değil aynı zamanda dilin tabiatına bağlı olarak oluşur. Dil sürçmesi ve edim hatalarının (parafraksların) bilinçdışı kaynaklı olmasını da bundan bağımsız düşünmemek lazım.
Fulya Çetin ile Son Sergileri Üzerine Söyleşi – Hıdır Eligüzel Sayfa:50
Sanatçı Fulya Çetin, Barın Han’da ATONAL 9 kapsamında gerçekleşen “Dağların, Taşların Ağladığı Gün” sergisi ile kendi dilini kaynakları ve olanakları ile birlikte ortaya koyarak, insanlığın “anlam” dünyasını irdelemektedir. Çetin’in çalışmalarında kişisel ve toplumsal tartışmaların, müdahalelerin yorumlarını görmek mümkün. Çetin, daha önce Martch Art Project gerçekleştirdiği Dün sergisinde de bellek, yüzleşme ve etik kavramları ile kurduğu bağıntıyı Dağların, Taşların Ağladığı Gün sergisinde derinleştirerek devam ettiriyor. Tıpkı, anımsanmış hatıranın içinde anımsanan bir başka anı gibi Çetin, bir yandan kavramlarını derinleştirirken aynı zamanda farklı malzeme kullanımlarıyla da sanat dilini çeşitlemektedir.
“Dada Kılavuz” ya da Dada’nın Hakikati – Nergis Abıyeva Sayfa:55
Dada’nın miladı olarak her ne kadar 8 Şubat 1916 tarihinde Zürih’te2 gerçekleşen Cabaret Voltaire (Voltaire Kabaresi) etkinliği kabul edilse de, hareket aslında Dada’nın lokomotifi olan Hugo Ball ile 1913 yılında Münih’te başlar. Daha sonra Berlin, Zürih, Paris, Prag, New York gibi kentlerin kafelerinde ve diğer farklı toplantı salonlarında düzenlenen performanslarla devam eder. Dada, performans, şiir, ses, tiyatro, resim, heykel gibi çeşitli disiplinleri ve ifade biçimlerini bünyesinde barındırmasıyla, Richard Wagner’in (1813-1883) “gesamtkunstwerk” (topyekûn sanat) kavramıyla yakınlık içindedir. Dada, sanatın sonu değil, bilakis başka bir sanatın başlangıcıdır.
Meyhane Kültürünün Resim ve Edebiyata Yansımaları – İnci Aydın Çolak Sayfa:60
1947 yılında Sait Faik, Orhan Veli, Suavi Koçer (1909-1987), Sarsak Orhan, Kel Fehmi bir masada otururlarken, Cihat Burak, Sait Faik’in üstelemesiyle bir yazısını okumuştur. Okunan metni siyasi bildiri sanan jurnalciler, masadakileri polise bildirmiştir. Polis kimlik görmek isteyince Sait Faik adını söyler ve kimlik göstermeyi reddeder. Karga tulumba karakola götürülürler. Orhan Veli henüz ölmemiştir. Sait Faik, komiserin odasına götürülür. Arkadaşları kaygıyla kapı önünde onu beklerler. Komiserin Sait Faik hayranı çıkmasıyla iş tatlıya bağlanır.
Olric ya da Tutunma Bilinci: Bir Kazı – Hüseyin Köse Sayfa:64
Yeterince inanılmayan bir hayatın yeterince inanılmayan haftalarının sonraki günlerine nasıl dokunabilir insan, kendini tepeden tırnağa damarlı bir arzuya dönüştürmedikçe? Bir yığın umutsuz telaş ve lüzumsuz meşgaleyle yorgun düşmüş olarak, hem nasıl varabilir yakınlarına şimdiyi hükümsüz kılacak o dinginlik saatlerinin? Neye yarar satır satır okunmuş bir kitap olsan, bunca yıl hiçbir şey anlamamışsan kendinden…
Altıncı Onluk (Şiir) – Erol Tufan Sayfa:69
Kusurlu Algının Peşinde Leonardo da Vinci – Yalın Alpay Sayfa:70
Leonardo’nun resmi, kendi dışına göndermeler yaparak tuvalin yüzeyini aşan, gösterene ilişkin kurguladığı göstergelerde yüksek temsil gücü oluşturmaya çabalayan, bunun için deneylerden ve bilimden sıkça destek alan, yüksek bir estetikle, entelektüel bir dünya kavrayışını bir araya getiren devrimci bir atılımdır. Resim sanatına getirdiği radikal sıçramalar, onun eşsiz el becerileri kadar, dünyaya ve tuvale bambaşka bir zihin sarayından bakmasından kaynaklanır.
Feyza Hepçilingirler – Kemal Ateş Sayfa:72
Haksızlığa uğrayan, eğitim kurumlarımızdan neredeyse kovulan, gadri bilinmeyen bir dil haline getirildi Türkçe, Feyza Hanım işte bu koşullarda ortaya çıktı. Bu koşullar bizleri dil konularında yazmaya zorladı. Dilimizin döndüğünce Türkçeye yapılan haksızlığı, ilgisizliği, bilgisizliği anlatmaya çalışıyoruz.
Sav X (Şiir) – Selcan Peksan Sayfa:77
Sezer Hilkan’ın Not Defteri (Öykü) – Ayşe Özlem İnci Sayfa:78
Kan Çek Yüzüne Biraz (Şiir) – Oğulcan Kütük Sayfa:82
Yeni Şiirler Arasında – Şeref Bilsel Sayfa:83
İyi şairler de Çingeneler gibi bir yeri mülk edinmez; bir yerden başka bir yere, bir sözcükten başka sözcüklere konup göçer. Tabiat onları fark etmesin diye otlara, ağaçlara, ırmaklara karışırlar sessizce. Yolda olanın şarkısı tükenmez.
Zamanı Kaybettim (Şiir) – Türkân Böcü Sayfa:84
Kendime Denk Düştüğüm Gün (Şiir) – Burak Çapan Sayfa:85
Yeni Öyküler Arasında – Jale Sancak Sayfa:86
Neden tanımlanabilir bir tür değildir öykü ya da gerçekten öyle midir? Sorulduğunda niye kem küm edilmektedir? Kesin tanımlamaları engelleyen nedir? Ah işte elden avuçtan kayıp gidiveriyordur şu öykü denen şey birilerine göre. Bu tam olarak bilememe, bilinememe hali öyküyü daha gizemli, değerli, üstün kılıyor düşüncesi mi dolaşmaktadır bilinçaltında?
Siyah Kadife (Öykü) – Işıl Vural Sayfa:88
Hasan’ın Gidelim Diye Israr Ettiğidir (Şiir) – Hasan Temiz Sayfa:90
Üç Boşluk, Üç Sır (Öykü) – Ebubekir Emre Men Sayfa:91
Varlık Kitaplığı Sayfa:93
Ahmet Büke ile “Varamayan” Üzerine Söyleşi – Bahri Karaduman Sayfa:93
Bence öykücünün öncelikli görevi öykü anlatmaktır. Yani baştan sona kendini okutacak bir hikâyeyi bulup çıkarmalıdır yazar. Parti gibi olmayan parti nasıl büyük bir çuvallama ise sadece dil ile oynayan, dili koşulsuz bir varlık nedeni olarak önceleyen öyküler de öyle. Ya da ben bu yaklaşıma uzağım en azından yazarken. Bunu bir veri olarak kabul ettikten sonra dil işçiliği devreye giriyor ve elbette ilki kadar önemli.
“Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç” / Hüseyin Rahmi Gürpınar – Büşra Uyar Sayfa:95
Coğrafyamızın sıcak ve daima hareketli edebî serüveninin en yetenekli, “canlı” figürlerinden biriyse şüphesiz ki, Hüseyin Rahmi Gürpınar. Osmanlı kültüründen Türkiye düzenine geçiş aşamasındaki sancının, toplumda vuku bulan –Tanpınar’ın harika tabiriyle– “medeniyet krizi”nin portresini son derece kuvvetli ve eleştirel bir mizahla şekillendirebilmesi, edebiyatımızda onu çok farklı bir noktaya taşıyor.
Turgay Kantürk ve Enver Topaloğlu ile Son Şiir Kitapları Üzerine Söyleşi – Kadir Aydemir Sayfa:96
Kadir Aydemir: “İki iyi şair, iki güzel şiir kitabı masamda; Turgay Kantürk’ün Övgüler Kitabı ve Enver Topaloğlu’nun Gidene Kadar’ı. Kitapları defalarca okuyup, düşünüp, vazgeçip, telefonu kapatıp, kâğıt ve kalemle buluşabildim sonunda. Ne zor şey bu kadar hızlı, hiper bir zamanda odaklanıp kitap okuyabilmek, yazabilmek, notlar almak... Hepimiz kendimize kızıyoruz... Bir şiir kitabının sizi hareketlendirmesi nadirdir; iki şair de kadim dostlarımdan, fakat bilirim ki şair ve şiir de her kitapta başka bir kovuğa gizlenir. Harfler, sözcükler bir haritadır. Küçük bir çakıyla soymaya başladım sayfaları, sonra Turgay Kantürk ve Enver Topaloğlu ile buluştuk, bunca ses ve kargaşa arasında şiiri ve hayatı konuştuk...”
“Cemal Süreya ve Çocuk” / Erol Büyükmeriç – Yakup Kuyucu Sayfa:100
Süreya ve çocuk arasındaki konuşmalar çocuk dünyasındaki dil ve bakış açısı ile çok iyi dengelenmiştir. Kitapta bilgi vermek yerine kurgusal bir anlatımla bilgi sezdirilir. Büyükmeriç, bu noktada çok iyi bir denge yakalar. Humor ve gülmece arasındaki ayrım çocuğun dünyasında kurgusal bir iç sese dönüşür.
“Hiçbir Yerin Ortasında” / Ezgi Polat – Mehmet Karaca Sayfa:101
Kitabın ikinci öyküsü olan “Kıyıya Vuran”dan itibaren farklı kişi tipleri üzerinden kurulan öyküler okuyoruz. Polat, bu tipleri tabuların üstüne doğru sürüyor. Çokça bir çarpışma hissi uyandırabiliyor bu sürüş; çünkü tipler üzerinden yazarın her öyküde cepheler açtığını görmek bu eğilimi daha da artırmakta. “Kıyıya Vuran”da Doğan üzerinden açılan cephe “Yunus” öyküsünde adaptasyonu reddeden Emre’ye karşı açılıyor. Kitabın merkezine seyahat ettikçe bu çarpışmalarla karşılaşma sıklığı artıyor denilebilir.
“Kurdun Postu” / Batuhan Aşıktoprak – Melih Levi Sayfa:102
Öykülerde öne çıkan konular aile-çocuk ve insan-doğa ilişkisi, insanın toprak üzerinde kurduğu veya kurduğunu zannettiği hâkimiyet, yabancının ve ötekinin algılanış biçimleri ve yabancıdan uzak durmaya çalışırken kendine yabancılaşan bireyler. Özetle, öyküler, taşranın çetin ve şiddet içeren şartları karşısında farklı yaş ve cinsiyet gruplarına ait şahsiyetlerin verdiği psikolojik mücadeleyi konu alıyor.
İsmail Doruk ile “Kışla Köpekleri” Üzerine Söyleşi – Çetin Çağlayan Sayfa:104
Yazarlar belki de asker öyküleri yazmak için kendilerini özgür hissetmemişlerdir.
“Uzağa Gidemem” / Meral Saklıyan – Nükhet Seza Sayfa:105
Everest Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluşan Meral Saklıyan’ın ilk öykü kitabı Uzağa Gidemem geçtiğimiz günlerde ikinci baskısını yaptı. Delirmenin hep eşiğinde ama gerçekliğe de sıkı sıkıya bağlı; en insani şeylerle dahi hesaplaşarak, onları kurcalayarak ve gözü karalıktan ödün vermeyerek bağlanan öyküler toplamı… Uzağa Gidemem, kişinin alışkanlıklarından, ailesinden kaynaklanan sıkıntılardan, bir türlü kendisi olmayıp birilerine bağımlı olma hallerinden ve özellikle kadınların saplandığı döngülerden bir türlü çıkamamasını incelikli biçimde anlatan derinlikli öykülerden oluşuyor.
Neşe Koçak ile “Uygunsuzlar” Üzerine Söyleşi – Eda Ata Sayfa:106
Modern insanın işi acele, zamanı az. Görsel kültür araçlarının gelişmesiyle okumaya ayırdığımız süre giderek azalıyor. Artık, Gazap Üzümleri, Savaş ve Barış, Kırmızı ve Siyah boyutlarında hacimli kitaplar yazılmıyor. Edebiyat eseri mesajını, okurun sabrını istismar etmeden vermesi gerekiyor. Bu nedenle metni mümkün olduğu kadar kısa ve yoğun, gerilim düşmeden tasarımlaya çalıştım. Klasik kısa öykünün röportaj tarzı ile modern organik öykünün gizemli anlatımını uzlaştırdım.
“Hüznün Kısa Tarihi” / Yelda Karataş – Hülya Soyşekerci Sayfa:108
Yelda Karataş, duygularını sakınmadan dile getiren bir kadın şair. Cinselliğe, erotizme yer veren şiirlerinde sevgiyle, aşkla dolu; tam anlamıyla içten ve sahici. Cinselliği yazınsallık içinde dile getirme konusuna azami dikkat ve özeni gösteriyor. “Ben yağmurları en çok teninde sevdim” diye seslenen, “Aşk, sen ve ben olandır” diyen şair, aşka; “bir ve sonsuz” olmaya, felsefi, mistik ve mitolojik bir derinlik kazandırmaya önem veriyor. Aşkı her yönüyle işleyen, sorgulayan Yelda Karataş, aşkın öznesi olmanın; aşk ile hemhal olmanın gizemini dile getiriyor.
Küresel Haberler... – Zeynep Şen Sayfa:110
ŞUBAT 2020 - KİTAP EKİ
Anasayfa   |   Tarihçe   |   Varlık Dergisi   |   Kitaplar   |   İletişim
Copyright © 2017 VARLIK YAYINLARI