Varlık Yayınevi
     
 
 
   
Anasayfa Tarihçe Varlık Dergisi Kitaplar İletişim Yardım
Yaşar Nabi Nayır
Varlık Ne İçin Çıkıyor
Varlık İçin Ne Dediler
Künye
Varlık'ta Bu ay
Varlık Dergisi İçeriği (son 14 yıl)
Abonelik
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri
Varlık Dergisi 'eurozine' üyesidir

EKİM 2019

Çizgiyorum − Melike Kılıç Sayfa:2
Polis Romanını Yaratan ve Yaşatan İki Şey: Merak ve Güç Arayışı − Korkmaz Alemdar Sayfa:4
Polis romanı 19. yüzyılda ortaya çıktı. Sorgulanması esas itibariyle sonraki yüzyılda başladı. Kökenleri araştırılırken büyük yazarların yapıtlarında izler arandı. Gotik romanın önemli bir aşama oluşturduğu düşünüldü. Ama daha önemlisi dedektifin gözlemlerinden hareketle bir sonuca varması, yani tümevarım yönteminin önemi anlaşıldı. Yazında bunun izleri arandı. Bulunan metinler Avrupa dışında bir coğrafyada, Ortadoğu’da üretilmişti ve anlatılan öykülerde polis romanlarının izi bulundu. Farklı dönemlerin ürünü öyküler arasındaki benzerlikler bazen şaşırtıcıydı. Bunların gözden geçirilmesi Varlık’ta biraz yer tutacak ama yüzyıllardan beri anlatılagelen bu öykülerin bugün milyonlarca insanın keyifle, merakla okuduğu yapıtların ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu düşünülürse sabırla okumakta yarar olabilir.
Türkiye’nin En Seri Polisiye Yazarı: Osman Aysu − Elif Güliz Bayram Sayfa:12
Polisiye roman, geleneksel romanın kurgusunun ters yansıması olarak ortaya çıkar. Bilindiği üzere geleneksel romanda kurgu baştan sona gelişen olaylar zincirini anlatır. Polisiye romanda ise bunun tam tersi olarak, olaylar sondan (cinayet) başa (cinayetin nedenleri) doğru bir kurgu içinde gider ve alışılagelmiş dramatik olayları (cinayetin ve cezayı tasviri) bu kurgu içinde anlatır. Polisiye romanın tek gerçek karakteri ölüdür, tek gerçek konusu da ölümdür.
Cüneyt Ülsever Polisiyelerinde Toplumsal Gerçeklik − Ejder Çelik Sayfa:18
Suç gizemini çözen karakterlerin emniyet görevlisi olması onları belirli bir mevzuata göre hareket etmek zorunda bırakacağı için romana özgü heyecan unsurunu azaltacağı endişesi polisiye roman yazarlarının her zaman gündeminde olmuştur.
Aşındırma Denemeleri − Mehmet Özkan Şüküran Sayfa:22
Çok bilinen, türle ilgilenen ilgilenmeyen herkesin az çok mutabık olduğu, üzerine anlaştığı konu: Polisiyenin bir roman türü olarak ortaya çıkışı, başlangıç çizgisi 19. yüzyıl içinde, Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti (1841) ile beraber anılır. Okur üzerinde bir etkinlik sağlanması, yapının muğlaklaşması, yanlış çözümlemelerle şüphelinin teşhisinde aksaklıklar yaşanması, olayla ilgili olarak bir bilgiye sahip olmadan olaya dahil olan dedektifler ana omurgasını oluşturur adı geçen roman türünün.
Polisiye Diziler ve İzleyici Hazları − İncilay Cangöz Sayfa:25
Televizyon veya sinemadaki polisiyenin temel karakteristiği aksiyon içermesidir; yüksek tempo, dozu çıkıp-inen gerilim izleyicinin heyecanını da canlı tutar. Tümevarım tekniğiyle kanıtlar iyi değerlendirilir ve suçlunun mutlaka yakalanarak kanuna teslim edilmesi veya çatışmada hayatını kaybetmesi en temel karakteristiğidir. Böylelikle izleyiciler içleri rahat şekilde ekran karşısından ayrılabilir; sokaklar suç ve şiddetle dolu olsa da bunların üstesinden gelecek mekanizmalar yerli yerindedir. Devlete ve kolluk kuvvetlerine güven tazelenir.
16. İstanbul Bienali’ne Katılan Sanatçılardan Müge Yılmaz ile Söyleşi − Zeynep Şen Sayfa:29
İşlerimde sadece var olan tarihsel karakterleri değil, şu anki potansiyel ve spekülatif gelecek hikâyelerini de düşünmeye çalışıyorum. Mitolojinin gerçek ile bilimkurgu arasında kurduğu bağ sanat için çok verimli. Mesela eskiden akbabaların yaşam ile ölüm arasında geçiş yapan hayvanlar olduklarını inanılıyordu. Günümüze baktığımızda 1990’lardan beri akbabaların %99’unun yok olduğunu görüyoruz. Şöyle sorular sormak istiyorum işimle: Soyu tükenen hayvanların ve bitkilerin özü bir mitolojiye mi dönüşüyor?
Babol Sokağı (Öykü) − Kuroş Asedi Sayfa:31
Küratör Başak Doğa Temur ile Altan Gürman’ın Uzun Yıllardır Beklenen Sergisi Üzerine Söyleşi − Rumeysa Kiger Sayfa:34
Türkiye güncel sanatının tarihinden bahsederken işlerinin görsellerini görüp de kendilerini pek göremediğimiz ve hakkında az sayıda metin yazılmış sanatçılardan biridir Altan Gürman. 1960’lardan başlayıp vefatına kadar süren 11 yıllık zaman diliminde ürettiği yapıtlarla Türkiye’de güncel sanatın başlatıcılarından biri olarak kabul edilen ve halen bu alanda üretimler yapan sanatçılara da İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde (İDGSA) hocalık yapan Gürman’ın işleri, Koç Holding tarafından Eylül ayında açılan Arter’de 9 Şubat tarihine kadar sergileniyor. İşlerinin büyük bir kısmıyla arşivini bir bütün olarak satın alan Arter, serginin yanı sıra, çok sayıda eleştirmenin metinlerinden oluşan kapsamlı bir kitap da çıkardı. Sergi ile ilgili sorularımızı, küratör Başak Doğa Temür’e sorduk.
Seyir Halinde − Haydar Ergülen Sayfa:38
İlhan Sami Çomak. 1994 yılından bu yana kesintisiz olarak cezaevinde, yani 25 yıldır, yani çeyrek yüzyıldır, yani ortalama insan ömrünün üçte birinde, yani… İçeri düştüğünde 21 yaşındaymış, coğrafya okuyormuş üniversitede, coğrafya: hepşiir, şimdi 46 yaşında. Yarım yüzyılı devirecek birkaç yıl sonra. Umarım, dilerim o zamana dek yeryüzü aşkın yüzü olur Adnan Yücel’in dediği gibi ve Enver Ercan’ın “gök yüzünü çevir bana” dileği gerçekleşir. 15 yıldır kitapları yayımlanıyor, 8 kitabı var, bunlardan bazılarını okudum, hakkında yazdım. Şimdi de son kitabı Geldim Sana’yı (Manos, Haziran 2019) okuyorum.
Sisler İçindesin Sisler İçindeyim (Şiir) − Şükrü Erbaş Sayfa:40
Botan Çayı Bizden Geçer (Öykü) − Serhat Kıran Sayfa:42
Nesnelerin Dili − İlyas Tunç Sayfa:44
Mary Jacob, tasarladığı ilk sutyeni hizmetçisinin yardımıyla kendi üzerinde denedi. Sırtı açıkta kalmıştı. Kalsın! Nasılsa evde giyecekti. Ama, bu basit icadın patenti alınınca işler değişti. Kullanımı hızla artan sutyen, ‘metal kafes’ denilen korseyi tahtından indirmişti. Jacob, patenti 3 Kasım 1914’te, I. Dünya Savaşı başladıktan birkaç ay sonra aldı. Sutyenin yayılmasında savaş koşullarının da payı vardı. Örneğin, 1917’de Amerika Başkanı Woodrow Wilson’ın kadınlara ‘cephedeki kocaları için korselerini çıkarma’ çağrısıyla birlikte gerçekleştirilen metal tasarrufu, tam donanımlı iki savaş gemisine yetecek miktarı bulmuştu.
Kültür Gündemi: Feminizm ve Kuir Hareketin Mutsuz Evliliği − Damla Karagöl Sayfa:46
Bu yazıdan önce tartışmalardan haberdar olmuş herkesin aşina olduğu TERF terimi; aslında ilk kez 2008 yılında, o yıl düzenlenen Michigan Kadın Müzik Festivali’ne trans kadınların alınmak istenmemesi üzerine (blogunda yaşanan tartışmalar esnasında) Viv Symthe tarafından kullanılan bir kısaltma. “Trans kadınları hiçbir şekilde kadın olarak kabul etmeyen ve kızkardeşlik içinde yerleri olmadığını savunan” radikal feministleri işaret etmek için her seferinde uzun uzun yukarıdaki dört kelimeyi yazmak yerine başharflerini birleştirmeye karar vermesiyle ileride olacaklardan habersiz, bu sözcüğün internet tarihindeki ilk kaydı orada düşülmüş.
Şule Gürbüz’ün “Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi” Hikâyesinde ‘Zaman’ ve ‘Anlam’ Problemi − Ercan Yılmaz Sayfa:54
“Sezgi ile ulaşılan iç zamanın, Durée’nin rasyonel akılla açıklanmayışına bir gönderme” olarak okunabilir Şule Gürbüz’ün “Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi” başlıklı hikâyesi. Bergson felsefesi bağlamında düşünüldüğünde (ve elbette Şark’ta) sezgi de bir bilgi kaynağı olarak kabul görmüştür. Bu, çevrimsel zamanda bilinç hali, çizgisel zamandaki bilinçsizlik (Jung’un ifadesiyle ‘bilinçdışı’) hali olarak olarak değerlendirilebilir. Çünkü Durée, içinde bulunulan mekânın ve çizgisel zamanın dışına çıkmak, bir bakıma değişerek devam etmek ya da devam ederek değişmek manasına geldiği için bu hal, öznenin ‘dışarıdaki’ sözde gerçek zaman ve mekândan kopmasıdır.
Bisiklet (Şiir) − Oya Uysal Sayfa:58
Karnavaldan İntihara Semra Topal Romanlarında Hayatın Kör Noktaları: “Kirlihanımlar”, “Fagin” − Hande Balkız Sayfa:59
Semra Topal; rüyanın veya hayatın kesintiye uğradığı uyanma anlarının tekinsiz sınırlarında dolaşan ve derinliği, genişliği değişebilen; bazen birbirinden çok uzağa akan, bazen de birbirine gölgesini düşüren metinlerin yazarı. İnsanın karmaşık yapısıyla ivme kazanan öykü ve romanlarında erotizmden aşka, intihara, ölüme, kutsallara, iktidar ilişkilerine uzanan konu ağları farklı farklı bağlamlarda biçimlenir. Aklın, gelenekselin, sıradanın, alışılmışın kırılma anlarına odaklanan Semra Topal, karmaşık ve bir yanıyla da aslında hep karanlıkta kalan kişiler, olaylar kurgular. İnsanların, nesnelerin, olayların gerçekliğini sarsan karanlık ve tüm çağrışımları metinlerdeki gizli gerilimin ana hattını oluşturur. Metinlerdeki dinamik yapıyı da besleyen bu gizli gerilim, anlatı kişilerinde savrulma, sürüklenme haline neden olur.
Murat Pilevneli ile Çağdaş Sanat Üzerine Söyleşi − Ege Işık Sayfa:67
Herkes sanatçı olabilir mi? Resimlerin asistanlar tarafından yapıldığı, heykellerin başka şirketler tarafından üretildiği bir dönemde. Zanaatın artık o kadar önemli olmadığı bir dönemde… Buna göre aslında bu çemberin dışından kalan ve belli bir entelektüel bilgiye sahip olan kişiler de sanatçı olabilir noktaya geldi. Ancak ne olursa olsun sanatı bilmeniz şart, aksi takdirde ahengin, sanatın tarih üzerinde nasıl konumlandırıldığını bilmeden üretilen işlerin hiçbir anlamı yok.
90’lara Günümüzden Bakmak – I / Özne Odaklı Postmodernizm Mümkün müydü? − Barış Acar Sayfa:71
Moretti’den ilhamla bizdeki modernizm tartışmalarının genel ekseninin epik dolayımından hiç çıkamamış olduğunu öne sürebileceğimizi düşünüyorum. Romanda, öyküde ya da şiirde Tanzimat’tan bu yana içinde olduğumuz tartışma aslında epiğin içindeki kimi eğilimler üzerinedir. Burada epiği, çoğu kez “baht dönümü”nden geçen, bir kahraman (lirik kahramandan anti-kahramana dek geniş bir yelpaze) üzerine kurulmuş, ancak her seferinde “olay örgüsü”ne yaslanan anlatımcı bir gelenek olarak ele alıyorum.
Ayvalık’ta Sanat / Ne Güzel Bir Gündü Hiç Aklımdan Çıkmaz − Gültekin Emre Sayfa:83
At Arabacılar Meydanı’nda artık at arabası yok. Meydanın yarısını kaplayan bir kahve var. Bu kahvenin bir köşesinde otururken Ayvalıklıları çiziyor Arif (Buz). Arif ’in yanında Selçuk, heyecanlı elindeki Ara Güler fotoğraflarından söz ediyor. Bu fotoğrafların nasıl, nerede ele geçtiğinin öyküsünü yazmasını söylüyorum. “Arşivimde kayıtlı, ama belki bir gün yazarım,” diyor. Hakan (Urul) Tarkovski’nin filmlerini izlemeye başladı. Çünkü Hakan’ın resimlerindeki doğa, bana, Tarkovski filmlerindeki ıssızlığı, insanlar arasındaki iletişimsizliği, doğanın yalnızlığını (insanların da) düşündürttü. Ayvalık’ın en eski yazlık sitelerinden sayılan Şirinkent’in tepesinden tek bir zeytin ağacının arasından günbatımını, bulutların hareketliliğini, denizin çırpınışlarını… öyle iyi ele alıyor ki, Tarkovski’nin filmlerindeki pek çok unutulmaz sahne gözümün önüne geliyor.
Orion! Av Devam Ediyor Karanlıkta Çağla (Şiir) − Meknuze Kırant Sayfa:89
Pamukpınar Köy Enstitüsü Tartışmasıyla İlgili Zorunlu Bir Açıklama... − Sercan Ünsal Sayfa:90
Öncelikle kısa bir hatırlatma yapmam gerekiyor. Vatan Dersleri adlı romanını Köy Enstitüleri atmosferi içinde kurgulayan İbrahim Yıldırım, romanın hazırlık sürecini ve kendisinin Köy Enstitüleri’ne bakışını Varlık dergisinin Mayıs 2015 sayısında okurlarıyla paylaştı. Bu yazının “Devlet Yangını” başlıklı bölümünde belirtilen bir kısım olayın ‘dikkatimi’ çekmesi üzerine romanı edinerek okudum, iddialara konu olan ‘ana’ olaylarla ilgili araştırma yaparak yazarla ilişki kurmaya çalıştım, başaramadım. Edindiğim bilgileri değerlendirerek bahse konu yazıyı kaleme aldım. Konuya ilgimi ve süreci yazımda açıkça belirttim. “Devlet Yangını” bölümü dışında Vatan Dersleri romanıyla ilgili tek satır ve de yorum yazmadım. Dört yılın sonunda Varlık dergisinin Ağustos 2019 sayısında “Pamukpınar Köy Enstitüsü’yle İlgili Gecikmiş Bir Açıklama” başlıklı yazımı yayımlatma olanağı buldum. Herhangi bir önyargım olmaksızın, iyi niyetle kaleme alınmış bu yazıya İbrahim Yıldırım Varlık’ın Eylül 2019 sayısında yanıt verdi. Olabilir, en doğal hakkını kullanmasına saygı duyduğumu belirterek, eleştiri sınırlarını aşan, şahsımı hatta tanıklarımı da itibarsızlaştırmayı hedefleyen bazı ifadelerini üzülerek ve ‘hayretle’ okuduğumu ifade etmeliyim.
Yeni Şiirler Arasında − Şeref Bilsel Sayfa:92
Türk şiiri ‘nostalji’yi en son 1980’lerde yüklü biçimde yaşadı. Yani ‘özlem’ yazılacak bir şey olarak dışarıda kendini ayrıştırmadan önce dilin doğasında vardı. Bu bakımdan dil de nostaljiktir. Eski tatlar, kokular, dokunuşlar, ölçüler barındırır.
Çıkarılacak Dersler Var (Şiir) − Egemen İşcan Sayfa:93
Epope (Şiir) − Yasin Uysal Sayfa:94
Yeni Öyküler Arasında (Şiir) − Jale Sancak Sayfa:95
Üslup çoğu zaman bir yapıtı dil şölenine dönüştürür, yazınsal değerlerin en üst noktasında yer alır, en önemli özelliği estetiktir
U.Y.A (Şiir) − Yusuf Araf Sayfa:96
İncir Çiçeğine Esrime (Şiir) − Bayram Türk Sayfa:97
Avare (Öykü) − Önder Şit Sayfa:98
Varlık Kitaplığı Sayfa:101
Abilmuhsin Özsönmez ile “Jengi” Üzerine Söyleşi − Gökhan Bakar Sayfa:101
Şiirin kapısına her şeyle gidebilirsiniz fakat o eşikte heybenizdekileri olduğu gibi kapıdan geçirmeye pek sıcak bakmıyorum.
“Bir Edebî Muhit Olarak Ankara: 1923-1980” / Necati Tonga − Bilgin Güngör Sayfa:104
Oldukça hacimli bir görünüm arz eden Bir Edebî Muhit Olarak Ankara’yı bütün hatlarıyla burada ele almak elbette zor. Ancak –bizce– öne çıkan, dikkat çeken özellikler etrafında söz konusu kitabın özlü bir panoramasını çıkarmak (veya Roland Barthes’ın ünlü “Göstergebilim ve Şehircilik” yazısındaki “şehir-yazı”, “sakin-okur” benzetmelerinden hareketle ifade edersek, Tonga’nın –bir dönem içerisinde bulunduğu- “edebîkent Ankara”yı okuma biçimini özetlemek) imkân dahilindedir.
Hande Şarman ile “Aidiyet” Üzerine Söyleşi − Devrim Horlu Sayfa:106
En yaratıcı yazarların bile yaşadıkları gerçekten tamamen kopmaları mümkün değil. Ben de yeni bir yazar olarak elbette farklı değilim. Ülkemizde ve hatta dünyayın her yerinde ırkçılık hiç azalmadan, tam gaz devam ediyor. “Nerelisin” en mühim baş sorumuz. Farklı olandan korkacak biçimde evrilmeyi becermişiz ne yapalım. Bu konularda okuyan, düşünen, katkı koymayı amaçlayanlarımız bile bazen alt metinlerde, satıraralarında az çok faşist. Yıl olmuş 2019, hâlâ kadın yazar diye bir söylem var. Yazarın kadını erkeği olur mu? Oluyor işte.
“Şair ve..” / Soner Demirbaş − Cenker Atila Sayfa:108
Şiirin en önemli araçlarından biri “metafor kullanımıdır”. Bu yüzden ilk poetik denemesi de “Şiir ve Metafor” başlığını taşıyor. Demirbaş, metaforun şiirdeki gerekliliğini, şairin dilini yaratmadaki ayrıcalığını, az kelime ile çok şey anlatma gücünü açıklıyor. Bölümün diğer yazıları “dilin gücü” ve “şiirin söylediğinden çok nasıl söylediği” üzerine duruyor ve yazar haklı olarak “iyi duyguları yazmanın iyi şiir olmayacağı” sonucuna varıyor. İyi şiiri yaratmaya çabalayan şairin kullandığı metaforlar ve “şairin dili” şiiri bir anlaşılmazlığa götürüyor ve şair ile okuyucu arasında “anlaşılabilirlik mesafesi” artıyor. Şiir yaşıyor, şiir evrimleşiyor, şair ve şiir kendini sürekli yeniliyor/değiştiriyor.
“Son Düş” / Francis Scott Key Fitzgerald − Buse Özlem Bay Sayfa:110
Son Düş de Fitzgerald’ın son romanı oluyor. Kalp krizi nedeniyle hayatını kaybeden yazarın bu romanı, daha sonra Edmund Wilson tarafından Fitzgerald’ın geride bıraktığı taslaklar ve başkalarıyla paylaştığı fikirler doğrultusunda tamamlanıyor; tüm bilgiler bir araya getirilerek yayımlanıyor. Kitabın İletişim Yayınları’ndan çıkan ve Tomris Uyar’ın da çevirisini yapmış olduğu baskısında Fitzgerald’ın bu notlarını/karalamalarını da görmek mümkün.
Şiir Günlüğü − Gültekin Emre Sayfa:111
Söyleşi okumanın keyfi bir başkadır. Nerede bir şairle yapılmış söyleşi görsem, hemen okumak için sabırsızlanırım. Hele bu bir kitapsa, daha da keyiflendirir, meraklandırır, ilgilendirir beni.
EKİM 2019 - KİTAP EKİ
Anasayfa   |   Tarihçe   |   Varlık Dergisi   |   Kitaplar   |   İletişim
Copyright © 2017 VARLIK YAYINLARI