Varlık Yayınevi
     
 
 
   
Anasayfa Tarihçe Varlık Dergisi Kitaplar İletişim Yardım
Kullanıcı Girişi  (Üye Ol - Şifremi Unuttum)
Yaşar Nabi Nayır
Varlık Ne İçin Çıkıyor
Varlık İçin Ne Dediler
Künye
Varlık'ta Bu ay
Varlık Dergisi İçeriği (son 14 yıl)
Abonelik
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri
Varlık Dergisi 'eurozine' üyesidir

MAYIS 2018

Sayfa:
Sayfa:
Varlık dergisinin Mart sayısının dosya konusu kentsel ve kültürel dönüşümdü. Kimi güncel gelişmeler ışığında kentin küresel, ulusal ve yerel iktidarın iradesine boyun eğişini tartışmıştık. Nisan sayımızda kentin iktidar üreten mekânlarından çıkıp, iktidarın bakışından tekinsiz addedilen sokaklara odaklanmış, hem sokak sanatına, sokağın sesine ve sanatçısına hem de sokağın eril katılığının eleştirisine yer vermiştik. Mayıs sayımızda da kent ve kültür temasıyla devam ediyoruz, mekânın ve yerelliğin müzikle yeniden inşasına, kimlik kazanmasına odaklanıyoruz. Postmodern çağın kentleri, küreselleşen kültür ile bir yandan dünyaya açılıyor. Diğer yandan aynı açılım, kendi kültürü üstüne kapanma dalgası yaratıyor. Bu dosyada bu açılma ve kapanmayı farklı açılardan ele almaya çalıştık.
Sayfa:
İstanbul 1990’lı yıllardan bu yana kendi bölgesinde merkez işlevi gören bir kente yeniden dönüşürken, canlı kültür piyasası sanatçıları da İstanbul’a çekiyor. Küresel kent İstanbul, sadece sınırsız ve sorumsuz şekilde küreyi kateden sermayenin değil, daha iyi yaşamak isteyen sanatçıların da ilgiyle izlediği bir kent.
Sayfa:
Yerli ve milli diye tabir edilen bakış açısı kenti ve kültürünü homojenleştirmeye ant içmiştir. Ancak kentin, hele İstanbul’un saklı hisleri, sokak araları, iktidarın gözünün erişmediği, elinin uzanmadığı yerler oldukça, ki vardır, türdeşleştirme bir iktidar arzusu olarak tatminsiz kalacaktır. İstanbul bunu yapabilir. Alternatif o kadar çok mekân ve his yaratır ki, iktidarın güncel istenci tarihin ve geçmişin çok katmanlı şen istencinin gerisinden ilerlemeye mahkûmdur.
Sayfa:
Müzikal süreçler, toplum tarafından şekillenir ve toplumun değerlerinin bir yansıması olarak vuku bulur. Sokağın müziği de icracının eklemlendiği mekânın kültüründen, seslerinden, ezgilerinden, enstrümanlarından doğaçlanan çeşitli öğelerle şekillenir. Sokak sanatçısının performansı, dinleyenin beğenisini kazandığı takdirde var olmaya devam eder, aksi takdirde doğal seleksiyona uğrar.
Sayfa:
Kanto 20. yüzyılın ilk popüler müzik türü olarak kabul edilir; operet, tango, daha sonraları da çarliston ve fokstrot kantoyu gölgelemiştir. Önceleri Arjantin tangolarına Türkçe sözler yazılır ardından benzeştirme yoluyla yeni besteler yapılır. Necip Celal, 1930’lu yıllarının başarılı bestecisidir; 30’ların tango kraliçesi ise Seyyan Hanım’dır. 1960’lı ve 70’li yıllarda bir yandan halkın Batılılaşma arzusunu simgeleyen pop müzik yeni kitle iletişim aracı televizyonun da katkısıyla yükselişe geçerken, diğer yandan arabesk müzik de kentlere göç eden köylü kesimin kır ve kent kültürü arasında yaşadığı bocalamayı dile getiren büyük bir kitle tarafından benimsenir.
Sayfa:
Küreselleşme dedikleri süreç aslında herkesin gelişmiş yaşam biçimine uyum sağlamasından ibaret. Herkesi buna teşvik ediyorlar. Uyum sağlamayı başarabilen ülkeler var ama başarısızlık daha yaygın. Bu ülkelere önce geri kalmış ülkeler deniyordu. Sonra gelişmekte olan ülkeler dendi. Şimdi de güney ülkeleri deniyor. Örneğin biz, 19. yüzyılın ortalarından beri Tanzimat reformlarıyla başladığımız bu dönüşümü bir türlü bitiremiyoruz. Olmuyor.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Hasan Hüseyin’in şiiri, başlangıcından sonuna kadar aşağı yukarı çizgisel bir gelişim gösteriyor. Oysa Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat gibi şairlerin şiirlerinin bir yelpaze biçiminde, değişen farklılıklarla, sürekli estetik arayışlarla geliştiğini görüyoruz. Belki de Hasan Hüseyin’in diğer şairlerden farklı olarak, sürekli sıcak politik ortamın içinde olması, örneğin milletvekili adayı olması, onun kendi somut, reel ve güncel toplumsal ortamından şiirsel duyarlılığını oluşturmasına neden oluyor.
Sayfa:
“Ülkü Tamer’in şiiri” var tabii. Ama sanki Ülkü Tamer, şiir, çocukluk, doğa deyince, ‘şiirleri’, demek daha iyi olurmuş gibime geliyor. Modern şiirde doğanın bir parçası olmaya, ve ona en yakını olan bir çocuk duygusu, suçsuzluğuyla bakmaya, bundan daha iyi örnek gösterilemez çünkü.
Sayfa:
Geçtiğimiz birkaç ay içinde, Türkiye genelinde açılan çok sayıda sergiye yukarıda saydığımız her bir kurum bazında düşünerek baktığımızda, İzmir’de sürekli sergi düzenleme konusunda büyük yol kateden Kendine Ait Bir Oda inisiyatifinde açılan “Ouroboros” sergisi ile, İstanbul Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ta açılan “Bir Meteliğin Peşinde” ve Anna Laudel Contemporary Galeri’de açılan “Evvel Zaman İşi” sergilerinin, tartıştıkları meseleler yönünden önemsenmesi gerektiğini söyleyebiliriz.
Sayfa:
Üniversitelerin çoğalmasına ve yozlaşmasına bağlı olarak, akademide “performans” ya da edebiyat dünyasında “yer tutma” adına, öğrenci emeği sömürüsü dahil, metin hırsızlıkları dahil, her tür yolu mübah sayan, gözü kararmış bir topluluk her alanı doldurma çabasında. Bu nedenledir ki, ülkemiz dünyada bilimsel ve kültürel araştırmalar konusunda “en güvenilmez” ülkeler arasında kabul edilmektedir.
Sayfa:
Kapitalist medya nitelikli şairi şarkı sözü yazarına dönüştürme başarısı gösteremedi bir türlü. Şair direndi, ama anlaşılan Ataol Behramoğlu öyle düşünmüyor. Şarkı sözü yazarı Aysel Gürel’i, “Türkiye’nin Sappho’su” olarak ilan ediveriyor. Aslına bakılırsa sayın Behramoğlu’nun bu tavrı beni hiç şaşırtmadı.
Sayfa:
Sayfa:
Postmodern metinler; nasıl kurgulandığını anlatan, kendini yansıtan, oyunsuluğun, ironinin ön plana çıktığı, kurmaca ile gerçek arasındaki sınırların muğlaklaştırıldığı anlatılardır. Birçok olası anlam içinde parçalı özneler yaratan, kurgunun kelimelerle oluştuğunu vurgulayan bu yeni metinler birikimli ve üretken okurlar gerektirir. Okur, her şeyin yazar tarafından çözümlenip verildiği bir romanla değil işaret edilen anlamları birikimi sayesinde üretebileceği metinlerarası bir evrende yol alır.
Sayfa:
Türkçede ‘modern’ sözcüğünün fetiş sözcüklerden biri olduğunu söyleyebiliriz; modern kıyafet, modern bina, modern sunum… gibi kullanımların hepsinde ‘olumlu’ bir anlam kazanmıştır. N. Berkes’in “Türkiye’de Çağdaşlaşma” derken ‘kötüden iyiye gidiş’ sürecini ima eder. (Modern’nin İslamcı terminolojide olumsuz bir içerik taşıdığını da belirtelim!)
Sayfa:
Sayfa:
Bu yazıda, kamusal’ı, sözün ötekine –tüm şahsiliği ile– özgürce açılıp salındığı, eşitlik ve barış talebi ile örülü bir alan olarak tahayyül ve tasavvur eden, anılan alana ‘Kur’an’dan hareketle yolunu çıkarmaya özenen mütedeyyin bir yazarın yolculuğundan bahsetmek; ve dolayısıyla, –‘uhrevi’ olandan ‘dünyevi’ olana doğru– demokrasi menziline yol alışın doğasını anlayıp paylaşmak istiyorum sizinle. İslamda Savaş Bitmiştir isimli bir kitabı1 yayımlanan ve kitabını okuduktan sonra dönüp Tanıl Bora ile söyleşisini yeniden okuduğum Mücahit Bilici’nin yolculuğunu –benzer bir yolculuğu yüzyıllar öncesinde yapmış Spinoza’nınki ile de buluşturarak– ana uğrakları ile anlamaya çalışalım.
Sayfa:
Sayfa:
John Steinbeck, 5 veya 6 Aralık 1960 günü, 17 yıldır yaşadığı evine döndüğünü zannederken kaybolmuştur; kırsal Amerika’nın en büyük romancısı yine bir kentte ne tarafa gideceğini bilemeden kalakalmıştır.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sembolizmin temsilcilerinden Perulu şair José Maria Eguren, 1874 yılında Lima’da doğdu. Hastalıklara açık, zayıf bünyesi eğitimini tamamlamasına izin vermedi. Dünya klasiklerini okuyarak kendini yetiştirdi. 1897 yılında, 23 yaşında, anne ve babasını kaybedince Lima’nın kırsal bir bölgesi olan Barranco’ya taşındı. Burada hayatını iki ablasıyla paylaştı ve düşlerle dolu dünyasına 1942 yılında, birkaç yıl önce geri dönmüş olduğu Lima’da veda etti.
Sayfa:
Sayfa:
Varlıkların tutunduğu anlamı uzun uzadıya anlatmadan onlara ‘ad’ olan sözcüklerin sesinin peşine takılmak, bizden önce yazılmış şiirlere yeni anlamlar taşıyor. Sözcük dağarcığının zengin olması, şiir yazma çabası içinde olana şüphesiz kolaylık sağlar. Sözcükler kimi zaman bizi gezdirir, farklı zaman ve mekânlarda dolaşmamızı sağlar. Sözgelimi ‘gemi su almaya başladı’ ifadesinde ‘gemi’nin peşine takılıp sözcüklerin derin suyuna inebilirsiniz.
Sayfa:
Sayfa:
Bir de serbest dolaylı anlatım var. Psiko-anlatı olarak da adlandırılır. Bu teknik şimdiki zamanda karakterin zihninden geçenleri ben veya bilinçakışı yerine, görünmeyen bir o veya dış öyküsel anlatıcı tarafından aktarır. Karakterin iç sesi ile anlatıcının sesi iç içe geçer. Burada önemli olan gösteren değil, sadece gösterilenin bilincinin, onun cümleleriyle yansıtılmasıdır.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Bu kitap “kişisel şiir tarihi” olarak sunulmuş olsa da, elli yıla yaklaşan bir zaman dilimine bakılarak “edebiyat tarihi” olarak okunabilir.
Sayfa:
Kadim zamanlardan beri insanoğlunun süreç içinde çözmek yerine daha da karmaşık hale getirdiği konuların ikisi; kadın-erkek arasındaki ilişki ile insan-doğa arasındaki ilişkidir. Neslihan Önderoğlu romanı Yeryüzü Yorgunları boyunca bu iki kuyuya taş atıp, suyu halkalandırıyor. İki izleğin hikâye boyunca paralel ilerlediği romanda; yaşamın üzerlerine yüklediği ağır yükün altında ezilip yok olmak üzere olan bir çiftin, kendini arındırma ve yeniden inşa etme girişimini doğaya sığınarak gerçekleştirmeye çalıştığını görüyoruz.
Sayfa:
Biz hep çocukluğumuzdan konuşuruz, ana kaynağımız da ana yurdumuz da odur. Doğal olarak benim bütün edebiyat serüvenimde sararmış ovaların, ırmak kenarlarının, karlı yamaçların ayrıcalıklı bir yeri vardır. Ama ben aynı zamanda ilk gençliğimden bu yana şehirlerde yaşıyorum, ömrümün yarıya yakını da İstanbul’da geçti. Kaos her zaman da kötü değildir ve onu kolaycılık yaparak güzel kırların karşısına yerleştirmek gibi bir hataya düşmemek gerekir. Hatta bizi kırlara ve çiçeklere çağıran insanları anlayamıyorum artık; gerçekten ne demek istiyorlar!
Sayfa:
Gülpınar’ın Kira Kuşları şiir kitabı 4 bölümden oluşuyor: “Yaz Hançerlendi, Yaza Geç Kalmış Bülbül, Uygarlık Bıkkınlığı ve Tarkovski İçin Üç Şiir.” Genel olarak 2010 sonrası kendini toplumdan soyutlayan, acılara sırtını dönen, ölümlerden çok kendi varoluşunu sorgulayan şiirlerin tam karşısında aslında Gülpınar’ın şiiri. Yine günümüz şiirinde görülen imge salatasından kendi şiirini kurtarmışa benziyor şair. Gülpınar, sırtını topluma dayamış, gücünü ve kalemini geldiği topraklardan almış.
Sayfa:
İnsanın yaşadığı her çağda, ölümü hiçbir zaman aklına getirmeden saçma sapan bir karmaşa ve hırs çemberi içinde yaşayıp gittiği duygusu var. Diğer yandan, ben de dahil olmak üzere, yaşadığımız coğrafyada başımıza gelenlerden ders almama gibi tuhaf bir özelliğe sahibiz. Siyasi basiretsizlik, kimi insanların duyarlılık noktalarının garipliği gibi şeyler de ayrı mesele. Bütün bunlar olurken, ya kalıp bunlarla ölümüne mücadele etmeyi seçeceğiz ya da kendi kuytumuza biraz daha çekilip üzülmeye ve bu esnada da akıl sağlığımızı korumaya çalışacağız. Ben işin kötüsü, ikinciye daha meyilliyim. Doğru bir şey değil, ama bir noktadan sonra şair-özne şuna dönüşüyor: Kendi kabuğuna (veya tercihen fildişi kuleye) çekilmiş, etrafında olan bitene, insanın gidişatına bakarak kederlenen ve bu kederlenmeye kendi ontolojik meselelerini iyice yedirerek şiir söyleyen bir garip âdem.
Sayfa:
Melih Cevdet Anday, şiiri “duyduğunu”, hatta “gördüğünü” yazmıştı. “dokunuyorum ona sanki” de diyordu. “yıllardır yapıyorum da, ama onunla her karşılaşmamızda bir şaşkınlığa dü şüyorum. Bütün tarihte, bütün dünyada şiir var, ama onun ne olduğunu bir bilen yok.” Sere Serpe’de de öyle oldu “döküm”de değindiğim gibi. Bütün bir gün, bütün bir gece, bütün bir yaz, bütün bir kış, bütün bir yıl, bütün bir ömür... (ve kendimi bildim bileli) şiirle yaşadım ama onun ne olduğunu hâlâ öğrenemedim, bilmiyorum.
Sayfa:
Ticareti bilmiyorum, aslında bilmeyi de pek istemiyorum. Aksi olsaydı bu konuda da kitaplar basmış olurdum. Temel sorun sanırım yayıncılığı bir iş değil bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş olmam.
Sayfa:
MAYIS 2018 - KİTAP EKİ
Anasayfa   |   Tarihçe   |   Varlık Dergisi   |   Kitaplar   |   İletişim
Copyright © 2017 VARLIK YAYINLARI