Varlık Yayınevi
     
 
 
   
Anasayfa Tarihçe Varlık Dergisi Kitaplar İletişim Yardım
Kullanıcı Girişi  (Üye Ol - Şifremi Unuttum)
Yaşar Nabi Nayır
Varlık Ne İçin Çıkıyor
Varlık İçin Ne Dediler
Künye
Varlık'ta Bu ay
Varlık Dergisi İçeriği (son 14 yıl)
Abonelik
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri
Varlık Dergisi 'eurozine' üyesidir

OCAK 2016

Sayfa:
Sayfa:
Devletin asli amaçlarından bi¬ri de vatandaşlarını bir arada ya¬şatmak değil miydi? Bu durumda bütün her şeyi unutup –Platon’un ideal devletini, Farabi’nin erdem¬li şehrini, Rousseau’nun sözleş-mesini ya da Nietzsche’nin devleti reddedişindeki felsefi yaklaşımı– sadece başımızı çevirip az öteye bakmaya çalışsak mı? Bir çocuğu şehrin ortasında cansız yatıyor gö¬rüyorsak kendimize, devlete, haya¬ta başka türlü bakmanın zamanı gelmiş olabilir!
Sayfa:
Politika yapmak için insanın yalnızca duygularını, acısını, hazzını göstermek için kullandığı ses’ten yararlı ile zararlıyı, haklı ile haksızı bildirmeye, ayrımlar yapmaya yarayan logos’a; yaşamın zorunlu koşullarını sağlamaktan iyi yaşam’a yükselmesi gerekir. İnsanı hayvandan, uygarlığı vahşi doğadan ayıran, rasyonel biçimde kurulan konuşmanın kullanımıdır.
Sayfa:
Şimdiki anamızı babamızla baş göz eden kişi, anamızın Avrupa’da bazı komisyonların testinden geçtiğini ve öyle aykırı bir tarafının bulunmadığını söyleyip duruyor. Doğrudur. Ama bu Avrupalılar, Türkiyede orta malı olmuş klişe bir şiiri önlerine koysak ona da itiraz etmezler. Şiirden anlamadıkları için değil, o şiirin boy verdiği “bağlam”ın dışında oldukları için.
Sayfa:
Devlet [politeia], Agamben nezdinde, “sivil savaşın paradig¬ması” olan stasis ile kurduğu ilişkiyi Platon’un Politeia’sında, yani Dev¬let’inde de, bir kere daha misalleş¬tirir. Agamben, Platon’da Menexe¬nos’tan, Kanunlar’dan ve Devlet’ten alıntıladığı tanımlarla, stasis’in na¬sıl da ailenin ve türdeş-soydaşların [oikeios kai syggenes] arasında vu¬ku bulabileceğini vurgular. Bunun Platon için “ailevi bir paradigma” olduğunu ilan eder.
Sayfa:
Bugün yine bir tufan yaşanıyor. Bütün sözlerin çiğnendiği, dilin hükmünü yitirdiği bir çıldırma hali yaşıyoruz coğrafyamızda. Devlet, bildiğimiz ve yeni yeni öğrendiğimiz bütün kötülükleri kuşanarak hayatı lağvetmeye, hepimizi dilsizleştirmeye çalışıyor; devlet çocukluğumuzun kâbuslarını gerçeğe dönüştürüyor. Bizim ise elimizde burkulmuş bir dil, hapishanesinden firar etmeye çalıştığımız protez kimlikler ve direniş var.
Sayfa:
Sayfa:
Yahudi düşmanlığının gölgesi, Nazilerin ve yardakçılarının işledikleri soykırım ve sonuçları yazarın hayatında ve kitabın her sayfasında izini bıraktı: Yazarın babası ölüm kamplarından kurtulabilen ender Yahudilerdendi; annesi ise, Filistinli isyancılar tarafından işlenen ve 67 Yahudi’nin öldürüldüğü 1929’daki Hebron/El Halil katliamından sağ kurtulabilenlerdendi.
Sayfa:
Sayfa:
İçimizin karanlığında saklı du¬ranlardır bizi zaman zaman dura¬latıp neşelendiren, keder atına bin-dirip gezindiren… Ve hiçleştiren… İşte o anda durup bekleriz. Be¬lirsiz bekleyiş, bitimsiz bakış, hissiz boşluk. Hiçbir şey size tat vermez o an. Hissizliğin de ötesinde bir yer¬desinizdir. Söylemek için durursu¬nuz, konuşmamak için içdenizini¬ze çekilirsiniz. Ara ara düşlerinizle oyalanırsınız; geleceğe dair değil, bir önceki gecenin düşleridir avun¬tunuz olan.
Sayfa:
Sayfa:
Yaşarken efsaneleşmiş bir kadındı Baker; yani kendi efsanesini bizzat kendisi yaratmıştı: Şarkılarıyla, danslarıyla, muz eteğiyle, sahneye birlikte çıktığı Çikita adlı çitasıyla, saç stiliyle, çıplak göğüsleriyle, Özgür Fransa üniformasıyla, Gökkuşağı Kabilesi’yle, sivil itaatsizlik eylemleriyle, özgürlük mücadeleleriyle…
Sayfa:
Gece sessiz. Açık pencereden ıslak asfaltta uzaklaşan araba ses¬leri geliyor. Bu yaz Ahmatova’nın evine gittim. Petersburg’da hep yağmur yağıyordu. Yollarda ıhla¬murlar, bir de akasyalar. Geceler kararmıyordu. Gündüzler yeşil. ‘Yaban Balı Özgürlük Kokar’ senin hediyen. Acıyı bal eyledik mi?
Sayfa:
Kanımca, ‘demokrasi/ler’ de, ancak, kendileri ile ilgili arayışın sonsuzluğu –ucu açıklığı– kabul edilmek koşulu ile istikrar kazana¬caktır. Bir başka deyişle, ‘demok¬rasi/lerin istikrarı ve zenginliği’, çatışmaların üstünü örtmeyen, on¬ları içtenlik ve dürüstlükle sorgula¬yıp sorunsallaştırabilen bir yaşama terbiyesi ve ‘hakikatlilik’ ehliyeti ile temin edilebilecektir ancak.
Sayfa:
Hiçbir yazar son kertede kıyıcı değildir! Onların, kâğıt üstünde olsun var ettikleri kahramanlarına karşı sızlayan bir vicdanları ve kaynağı belirsiz bir gönül borçları vardır. İşte bu da ayrı bir deneme konusu değil midir yoksa?
Sayfa:
Hüseyin Cöntürk’ün “Necatigil Üstüne” kitabı “erken” bir kitaptır; Necatigil şiirinin girdilerini çıktılarını iyi hesaplamış, vardığı ve geliştireceği biçime detaylı bir analizle yaklaşmış bir ilk kitap. İlk kitap olması elbette oldukça önemli; ancak Necatigil üstüne yazılmış kitaplar arasında bu denli “erken” bir kitap olmasına rağmen, hâlâ güncelliğini koruyor olması, Cöntürk’ün hem sezgilerinin hem de bakış açısının ne kadar tutarlı olduğunu kanıtlaması bakımından dikkat çekici.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Korkmaz Alemdar “Medya Halleri: Şaşkınlık ve Zavallılık” başlıklı yazısında siyasi iktidar ile medyanın ortaklığının ülkede neden olduğu düşünsel kuraklığın yarattığı şaşkınlığı ve zavallılığı ele alıyor. Tarihsel olarak medyanın hem ticari hem de siyasi ortaklıklarının hep söz konusu olduğunu, ancak bu ortaklığın kırılmasını sağlayacak gazetecilerin mesleklerine duyduğu saygıyla yazmayı, eleştirmeyi ve düşünmeyi hiç elden bırakmadığını da anımsatıyor.
Sayfa:
Aydın Çam “Gazetecinin Vatan Haini Olarak Portresi” başlıklı yazısında 29 Mayıs 2015’te Cumhuriyet gazetesinde MİT tırlarının yüküyle ilgili haber sonrasında Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün tutuklanmasının İktidar’a yakın medya bloğunda ele alınışını irdeliyor. Üzerinde uzlaşılmış gibi görünmeyen tepkiler yine de iki büyük grupta toplanma eğilimi taşıyor: Yapılan haberin gazetecilik etkinliğiyle bir ilgisi bulunmamakta ve bu eylem ilk elden bir vatan hainliği niyeti taşımaktadır. Bununla birlikte, özellikle Can Dündar, bir suçlu olarak bütünüyle toplumsalın dışında kalan bir ahlaki çürümenin de müsebbibidir. Bu iki itham, biz sıradan/ortalama insanları da yola koymanın formülü olarak dikkat çekiyor: Devlete mutlak sadakat ve genel toplum yapısından asla ayrılmayacak korkuyla örselenmiş bir yaşam biçimi…
Sayfa:
Sayfa:
Nilgün Tutal “Medyada Korkunun Dehşeti ve Panik” adlı yazısında medyanın uygarlığın yeni hastalığı olan akışkan korkuyu, riski ve terörü hangi haber pratikleriyle pekiştirip, nasıl her birimizi küresel paniğin harekete geçirdiği, elinden rolü çalınmış “sahte aktörlere” dönüşmeye zorladığını ele alıyor. Çağın hastalığına yanlış tanı koyanların, hastalığı yanlış çözümlerle tedaviye kalkışmaları da hiç şaşırtıcı değil. Bu yanlış tanı ve çözümler kanamakta olan yaraları derinleştirmekten başka bir işe yaramadığı gibi, yarayı içinde taşıyanları da hedefini yanlış bulan öfke, hınç, ırkçılık, ötekileştirme faillerine ister istemez dönüştürme potansiyelini taşıyor.
Sayfa:
Sayfa:
Metin Abi daha Bingöl’e gitme¬mişti, Füsun Altıok Akatlı ile ev¬liydi ve kızları Zeynep de küçüktü. Sanatsevenler Derneği’nde Felse¬fe Günleri düzenlenmişti. Füsun da Hacettepe Üniversitesi Felse¬fe Bölümü’nde hoca olduğu için düzenleyenler arasındaydı. Hoca¬sı Nusret Hızır, İoanna Kuçura¬di, Bilge Karasu, Oruç Aruoba, sa¬nırım Bedrettin Cömert de vardı. İstanbul’dan, İzmir’den adlarını bildiğim felsefeciler, yazarlar, aka¬demisyenler, gençlerle doluydu sa¬lon.
Sayfa:
Derinliksiz eleştirilerde, kitap tanıtımlarında editörlerin hiç mi suçları yok? Onlar da dergilerinin yaşaması için ‘üftadenem, mecburunam’ şarkısını söylemek durumunda kalıyorlar. Bu yazı, arkadaşımın zoruna gider, bunu basmayayım, şu yazıyı basarsam o şair bir daha şiir vermez bizim dergiye hesapları editörün elini ayağını bağlıyor.
Sayfa:
Dekadans dönemi derken kastettiğim, hem şair kimliklerinin oluşumu hem de birey kimliklerinin netleşme yılları ile Osmanlı’nın bir devlet olarak yıkımıyla bakışımlı olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu, birbirinden farklı yaşama biçimlerini barış halinde bir bütün halinde tutmaya muktedir olan devlet biçimidir. Dolayısıyla yıkılan, farklı yaşama biçimlerini barış halinde bir bütün halinde tutmaya muktedir olma gücünün yıkımıdır.
Sayfa:
Zaman akarken, türlü baskıların, zulümlerin yaşanması, özellikle de bizim gibi demokrasiye geçe geçe bir hal olmuş ülkelerde, “vukuat-ı adiye”den olmuştur. Belki “İstibdat Devri” gibi tümel bir baskı ve yıldırma politikası uygulanmayan dönemler çoğunluktadır ama Cumhuriyet döneminde de düşünen, yazıp çizen insanların başı dertten kurtulmamıştır. “Komünist” olduğu için Nâzım Hikmet’in başına gelmeyen kalmamıştır örneğin.
Sayfa:
Sayfa:
Storni’nin 1916 yılında yayım¬lanan ilk şiir kitabı La inquietud del rosal (Gül Ağacının Tasası). Ancak hem şairin kendisi hem de eleştirmenler bu kitabın başarısız bir kitap olduğu konusunda görüş birliğine vardılar. Kadın sorunla¬rına eğildiği sonraki üç kitabında¬ki şiirler –El dulce daño (1918, Tat¬lı Hasar), Irremediablemente (1919, Çaresizce) ve Languidez (1920, Bit-kinlik)– geniş bir okuyucu kitlesi tarafından ilgi gördü ve Storni’nin yirminci yüzyılın önde gelen Latin Amerikan şairleri arasında yer al¬masını sağladı. Bu kitapları Poemas de Amor (1926, Aşk Şiirleri) izledi.
Sayfa:
Sayfa:
Gelelim yeni yılın ilk imzaları¬na; özellikle biraz yüz gülümseten şiirler seçtim: Hakan Yerebakan, Cemre Bedir ve Ercan Avşar sizler¬le.
Sayfa:
Cevheri edebiyat, mayisi okur yazarlık olan bu âlemde kimimiz yazıyor, kimimiz okuyor ve hemen hepimiz bu yaptıklarımızda birçok manalar ve hikmetler buluyoruz. O zaman gelin sizinle bu âlem¬de kısa bir gezintiye çıkalım. Yol boyunca okurluk nedir, yazar¬lık nedir, bunlar hangi nokta¬larda birbirlerinden ayrılır veya hangi noktalarda yakınlaşırlar gibi soruların yanıtlarına rastlama ihtimalimiz de var hem.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Konuşmak imkânsızdır, bu kesin. Ama işte bunun için konuşmak gerekir.
Sayfa:
Yazarımız öykülerine konuk ettiği kahramanlarını ne ya¬şama sığdırabilmiş görünüyor ne de arzuya. Sığdıramamış diyorum; ama kollarından da alamamış onları. Perdelerini açmak için tek nedeni bir matmazel olan kahraman haya¬tın neresine sığabilir? Öte yandan daha içten bir şekilde hayatın neresinde durabilir?
Sayfa:
Başkalarının dünyasını anlatmaya da yeltenmiştim bir zamanlar. Öyle olması gerekiyor gibi bir baskı hissetmişim demek ki. Oysa her şey sizinle bağının kuvveti oranında sahici ya da değerli.
Sayfa:
Acıların sadece sağaldıktan sonra yazılabileceğine dair bir inanç var. Acıdan konuşmaya cesaret edemeyen ya da çekinenlerin tavrıdır bana kalırsa
Sayfa:
İyiliğin güçlü bir istek ve yönelim olmasından kaynaklı, daha başından insanlık için umut verici bir şey olduğunu saklı tutmakta yarar var. Murdoch bunu bildiğini daha ba¬şından belli ediyor. Dolayısıyla da kavramlar, düşünceler… arasına bu bilinçle dalıyor. Sadece felsefi alanda gezinerek değil, bu zeminde basit ilişki biçimlerini örnek göstererek bize çok tanıdık gelen yerlerde durmayı ihmal etmiyor.
Sayfa:
Serge Velay, “René Char: Yaşamı, Sanatı ve Şiirleri” adlı çalışmasının önsözünde, Char’ın şiirinin asıl sorunu¬nun ”şiirin sorunu” olduğunu vurgular ve “Char’ın şiiri ne¬den etkilidir?” diye sorar. Yanıtı şudur: ”Şiir –gerçek do¬ğanın içinde, burada mevcut olduğu için– bir eylem icra eder”. Bu da okuru heyecanlandıran bir özellik olarak or¬taya çıkar. “Kararlılık” ve “alçakgönüllülük” bir uç meslek olan şairliğin esasıdır ona göre.
Sayfa:
Tunç Kurt Annemin Kuşları adlı çocuk kitabı ve ilk öy¬kü kitabı Herkesin İçinde Hiç Olmak ile kıyasladığımda ilk kitap tedirginliğini ve naifliğini üzerinden atmış, dilin sı¬nırlarını sonuna kadar zorladığı, kendine güvenen bir ka¬lemle yazılmış, kendine has bir atmosfer çizerek anlattığı öykülerinden oluşan Bay Prada Nasıl Öldürüldü ile severek okuduğum genç yazarlar arasında yerini aldı.
Sayfa:
Yörüklerle ilgili okuyup biriktirdiklerimin ışığında bir kurgu düşleyerek belli bir zaman içine sıkıştırıp can vermeye çalıştım.
Sayfa:
Cevat Turan’ın şiirinde yer yer karşımıza çıkan aşk te¬malı şiirleri onda çok ağır basan yokluk, yarım kalmışlık, eksiklik, ertelenmişlik duygularından çok da ayrı düşünü¬lemez. ‘Kanıt’ şiirindeki şu dizesi bu saptamamı çok iyi özetliyor: ‘Aşk aramızda kalmış bir gelincik çiçeği/ dokun¬sak kendimize dökülecek’.
Sayfa:
Tuntaş’ın beşinci romanı Zirvede’de baş karakter Zeynep anlatılıyor; Zeynep’in kendi dilinden.... Eşinin onu aldattığı duyumunu alan Zeynep, kendisiyle baş ba¬şa kalmak için soluğu kayak merkezinde alır. Dağ karlarla kaplı ve hava kaymaya gayet elverişlidir. Fakat ‘zirvede’ Zeynep’i hiç ummadığı bir sürpriz bekliyordur: Genç, yakı¬şıklı bir erkek. Çoğunlukla Zeynep’in “iç sohbeti” şeklinde ilerliyor kitap.
Sayfa:
OCAK 2016 - KİTAP EKİ
Anasayfa   |   Tarihçe   |   Varlık Dergisi   |   Kitaplar   |   İletişim
Copyright © 2017 VARLIK YAYINLARI