Varlık Yayınevi
     
 
 
   
Anasayfa Tarihçe Varlık Dergisi Kitaplar İletişim Yardım
Kullanıcı Girişi  (Üye Ol - Şifremi Unuttum)
Yaşar Nabi Nayır
Varlık Ne İçin Çıkıyor
Varlık İçin Ne Dediler
Künye
Varlık'ta Bu ay
Varlık Dergisi İçeriği (son 14 yıl)
Abonelik
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri
Varlık Dergisi 'eurozine' üyesidir

KASIM 2015

Sayfa:
Sayfa:
Edebiyatçıların aynı zamanda birer kuramcı olduğu fikri, Güven Turan’ın kaleme aldığı şiir, öykü ve romanlara yaklaşımınızı yeniden değerlendirmenizi gerekli kılacak bir fikir olabilir… Açıkça ne diyor: “Her başarılı yaratı, kendi alanında, o türün kuramıdır aynı zamanda.”
Sayfa:
Turan, şiirin hayatın içinden uzaklaşmasının ve şiirin “kendi içinde var olması”nın Türk şiirinde 1950’lerde İkinci Yeni diye adlandırılan dönemde oluşmaya başladığına dikkat çeker. O, İkinci Yeni’yi hem modernist Türk şiirinin başlangıcı, hem de şiirin özgürleşmesi olarak sayar. Kendi şiirini ve şiir görüşünü, İkinci Yeni diye adlandırılan şairlerden geçerek ve özellikle İngiliz/Amerikan modernistleri ile beslenerek geliştirdiğini belirtir. Yönetiminde olduğu 1964’te çıkmaya başlamış Devinim 60 adlı dergide şiirin “kendi için var olması”nı baştan itibaren, dergi kapanana kadar savunduğunu özellikle vurgular.
Sayfa:
Sayfa:
Turan’ın şiirleri okunduğunda poetikasının belirleyicileri olarak ilk dikkati çeken özellik, şiirsel gösterenlerin alışık olmadığımız gösterilenlerle ilintilendirilmiş olduğudur. İşitsel/görsel imgelerin şimdiye dek bilmediğimiz anlamlarla buluşması nedeniyle olabildiğince kapalı ya da örtük, zor ele geçirilen bir şiir olduğu söylenebilir. Bu, şairin kendisine ait olan sözün ya da soyut olanın dile ya da somut-toplumsal olana dönüşmesi ve şiirin okurlara ulaşırken ortak dil alanının ve anlamın dışında kalması durumudur.
Sayfa:
Güven Turan’ın şiirleri doğrudanlığa bağlı olmayan bir şiirdir. Güven Turan’ın şiirleri doğrudanlığa bağlı olsa idi, izlenimci şiirin bir örneği sayılabilirdi. Fakat bu şiirlerin izlenimlerin filtrelemesi yoluyla bir kurgu içeriyor oluşu, başka bir yere bakmayı gerektirmektedir. Eksiltiler ve ucu açık imgelerle sağlanan saflaştırma veya filtreleme işleminin Güven Turan’ın şiirlerindeki yoğunluğuna bakıp, ben bunu metonomik izlenim şiiri olarak adlandırmak istiyorum.
Sayfa:
Öylesine yaşam dolu, hareketli, etkili ve güçlü bir görünümü vardı ki, bu kadar erken ve hızlı bir biçimde aramızdan ayrılacağı aklımın kenarından bile geçmezdi. Mizah anlayışı, doğallığı ve içtenliğiyle çok kişinin sevgisini kazanmış “unutulmaz” insanlardan biriydi Osman. Onu bir kez daha sevgiyle ve özlemle anıyorum.
Sayfa:
Roland Barthes 12 Kasım 1915’te doğmuş, 26 Mart 1980’de ölmüştü. Yapıtlarının yayımlandığı ülkelerde yüzüncü doğum yılı etkinlikleri dikkati çekiyor. Fransa’da yazılı, sözlü ve görsel basın Barthes’ın yapıtlarını yeniden değerlendirdi, yayınevleri biyografiler, denemeler, incelemeler ve anı yazılarıyla Barthes’ı selamladı. Türkiye’de yapıtlarının büyük bir bölümünü yayımlamış Yapı Kredi Yayınları da kendi bünyesindeki üç dergide (Kitap-lık, Sanat Dünyamız, Cogito) Barthes dosyaları ya da Barthes üstüne yazılarla çıktı. Biz de daha önce Varlık dergisinin “Eleştiri Tarihinden” ve “Bakış Açısı” sütunlarında metinlerine yer vermiş ya da hakkında yazılar yayımlamış olduğumuz Barthes’ın yüzüncü doğum yılı için yine “Bakış Açısı” sütunlarında bu kez bir Roland Barthes biyografisinden (Paris, Flammarion, 1990, yeni baskı 2014, 339 s.) parçalar sunmak istiyoruz. 2016 yılı içinde YKY tarafından yayımlanacak Roland Barthes biyografisinin yazarı göstergebilimci ve toplum dilbilimi uzmanı Louis-Jean Calvet. Kitabı dilimize Sema Rifat çeviriyor. Biyografiden seçtiğimiz parçalar (s. 72-151 arası), Barthes’ı, Türkiye’de üzerinde pek durulmamış üç ayrı açıdan değerlendiren metinler: Tüberküloz (verem) nedeniyle sanatoryumda geçen yıllar; Marksizmle tanışma; ve tiyatro eleştirmenliği.
Sayfa:
Sayfa:
Fellini düşçül bir yönetmen. Onun esinle/çizgiyle ilişkisi sinemaya yöneliminde en az yazı kadar etkileyici/yönlendirici olmuştur.
Sayfa:
Sayfa:
Char kendi ülkesinde az okunan ünlü bir Fransız şairi. İyi ki René Char, “Şair, kitapları neredeyse oradadır,” diye yazmıştı. Bu özlü sözdeki gerçekliğe inanmasaydım, ölü bir yıldızın ışıklarından söz etmekte olduğumuzu düşünürdüm. René Char bendeki gözde kişiler topluluğuna katıldığında yalnız değildi. Baudelaire ve Rimbaud’yu saymazsak, yanında özellikle Blaise Cendrars, Pierre Reverdy, Léon- Paul Fargue, André Breton, Francis Ponge vardı. Gel gör ki, “gelecek salvoları”yla, şiddeti ve şevkatiyle, güneşi ve karanlığıyla o gidiyordu yürüyüş kolunun önünde.
Sayfa:
Aleksiyeviç ödülü aldığını öğrendiğinde hislerini “karışık” olarak tanımlamış. Aklına hemen Boris Pasternak, Ivan Bunin gibi “büyük isimlerin” bu ödülü almış olduğu gelmiş. Masalsı bir hazza kapılmış ama bir miktar rahatsız edici de olmuş bu olağanüstü haber... O sırada ütü yapıyormuş. 8 milyon İsveç kronu tutarındaki ödülle “özgürlüğünü satın almayı” planlıyormuş. Çünkü bir kitabını yazması beş ila on yıl sürüyormuş. Bu ödül sayesinde artık metinleriyle özgürce uğraşabilecekmiş.
Sayfa:
Eylemci olmak, eylem insanı olmak, bunlar bizim gibi demokrasinin esamesinin pek okunmadığı memleketlerde korkutucu terimlerdir. Türkiye’de de demokrasi adını verdiğimiz ortaoyunu bile askerî ve sivil darbelerle sık sık durdurulduğu ve böylece bir türlü yerleşemediği için de, ne yazık ki henüz ‘bugün var, yarın yok’ statüsünde ağırlanan geçici bir Avrupa kavramıdır. ‘Biz hancı, o yolcu’ olan bu ‘şey’, hepimizin bildiği bir ‘şey’ olmakla birlikte, yine de sık sık değinmekte, hatırlatmakta yarar var. “40 kere söylersen olurmuş” dedikleri kimbilir bir gün belki de gerçek olur. Belki tam olmasa da yarım olur.
Sayfa:
İki üç yıllık binalara İtalyan rönesans mimarisini uygulamış, Batum’a bir ortaçağ Avrupa kenti ruhunu aşılamaya çalışmışlar. Kaf dağının ardındaki sihirli doğu ülkesini, Simurg’ların gidip kendi yüzlerini görüp geri döndükleri mitolojik kentlerini koruyamamışlar. Ne yazık...
Sayfa:
Yahudilerin ticaretteki etkinliği belki diğer gayri Müslim topluluklar için de bir tehdit olarak algılanmaktadır; ancak Yahudi kimliğine yönelik olumsuz tutum ekonomi sahasının da ötesine taşınmaktadır. Hıristiyanlıkta kökeni yüzyıllar öncesine uzanan bir mit olan “iğneli fıçı”, Hıristiyanlığın Musevîliğe ilişkin bir ötekileştirmeye yöneldiğine işaret eden önemli bir örnektir. Kısaca, Yahudi kimliğinin ötekileştirilmesinde çok çeşitli unsurlara rastlanabilmektedir.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sennur Sezer, gerek yazılı gerekse sözlü geniş bir külliyat bıraktı ardında. Geride bıraktığı farklı türlerdeki onlarca eserin ortak noktası, küçük-büyük ayırmadan insanı; özellikle kıstırılmış, ezilmiş, zulümle test edilmiş insanı odağına almasıydı. Edebiyat serüveni onda, sonradan eklenmiş bir şey gibi durmadı hiçbir zaman; hayatıyla, değerleriyle edebiyatın içindeydi. Kendine şiirden yeni bir hayat kurmadı, hayatını edebiyatın içine taşıdı. Böylece dışarıdan bakılınca asla ayırt edilemeyecek ‘yazı/şiir ile hayatın’ kol kola girdiği bütünlüklü bir yolculuk edindi kendine.
Sayfa:
Sennur Sezer, Gecekondu’dan iki sene sonra 1966’da “Yasak” isimli şiir kitabını yayımlar. Şairimiz, 1966’dan 1977’ye kadar geçen süreçte 11 yıl şiir kitabı çıkarmaz. Bu dönemde, birçok dergide şiirleri yayımlanır. Varlık ve yeni a gibi çeşitli edebiyat dergilerinde şiirleri boy gösterir. 1977 yılında çıkan Direnç isimli şiir kitabında dergilerde yayımlanan birçok şiirine yer vermez.
Sayfa:
Kadınlar! Evet, çoğunlukla onlar yazıyor. Çoğunlukla onların iyi okur olması hali gibi. Dünyayla meselesi daha bir karmaşık olanlar onlar öncelikle. Çocuk yetiştiriyorlar ve bu çocuklar için iyi, yaşanabilir bir dünya talep ediyorlar. Yeni bir dünya kurmak için yoğun çaba gösterenler de onlar; geleceği kurma savaşımı içerisinde, aşkla, barışla ve sabırla direnecek olanlar da. Yazdıklarında bu temalar sıklıkla karşımıza çıkmıyor değil. Ötesinde, yaşanmamış aşklarını, ideallerini ama en çok da içsel fırtınalarını kaleme almaktan yanalar.
Sayfa:
Antolojiye düşkün bir toplumuz; o kadar çok antoloji yayımlıyoruz ki… Kayıtlarıma baktım, 26’sı çeviri olmak üzre 148 antoloji var kitaplığımda. Bunlardan tematik olanlar, öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği antolojiler. Elimin altında daha çok ‘genel’ antolojiler yer alır. Bunlara “Hangi şairin hangi şiirini almışlar?” diye bakarım genellikle. Şairlerin en önemli şiirleri konusunda antolojistlerin ittifakı henüz yok; ama belli bir süre geçince elene elene en iyi şairlerin en iyi şiirleri kalacak elimizin altında.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sahi, sanat neye yarıyordu ki? İnsanlar öldürülürken, ortalık kana boğulurken, zalimin zulüm makineleri çalışırken, katiller –yalnızca bugünküler değil, öteden beri elini kana bulamış olan tüm katiller– ortalıkta salına salına gezinirken; has insanın çaresizliği karşısında sanat bir şeye yarayabilir miydi? “Sözün bittiği yer” burası değilse, neresiydi? Eğer söz bittiyse, sanatın sözel olanı edebiyatın (şiirin, öykünün, romanın, denemenin, makalenin, incelemenin, araştırmanın…) işi, işlevi ne olabilirdi?
Sayfa:
Okuduğum kitaplardan çeviriyle ilgili aforizmaları, güzel sözleri, tanımları topluyordum yıllardır. Çevirmenin Notu dergisinin ilk sayısından beri parça parça yayımladım. Okurun ilgisini göz önüne alarak akademik, bilimsel tanımlardan kaçındım. Aforizma ağırlıklı bu derleme geçtiğimiz günlerde Mu Yayınları’ndan Çeviri Dedikleri adıyla kitaplaştı. Kitabın önsözünde de kısmen değinmiştim. Bu tür çalışmalar hiçbir zaman “tamamlanmaz”, “eksik” kalırlar. Varlık’ın Ekim sayısında Mehmet Rifat’ın “Onlar Çeviriyi ve Çevirmeni Böyle Gördüler” başlıklı yazısını okuyunca kitaba dönüp bakma gereksinimi duydum. Kırk yazardan çeviriyle ilgili kırk görüş derlemiş Mehmet Rifat. Neredeyse yarısıyla yeni karşılaştığım için yazıyı keyifle okudum. Dediğim gibi bu çalışmaların sonu yoktur.
Sayfa:
Şiir hanedanlığı düşünün peşinden giden çok garip tanıdım; erkek evlat sahibi olmak isteyen, ataerkilliğini poetik bir miras gören, ancak bırakacağı mirası yalnızca ganimetlerinden oluşturan bir zihniyete teslim olmuş, temsili ‘kötü cin’dir bunlar. İyi şeylere musallat olur ve kendi kendilerini lanetledikleri halde bu lanetin öcünü sığındıkları dost meclislerinden almaya çalışırlar. Kimseyi sevmezler. Daha doğrusu yaşayan kimseyi sevmezler. Ölmüş olan, hakkında konuşamayacak kimseleri severler. Bu ölüseviciliklerinin altında tamamlanmamışlığın yarattığı burukluk gizlidir çünkü.
Sayfa:
Doğrusu bana şu da şaşırtıcı geliyor. Parmak izlerimiz kadar farklıyken birbirimizden –en basitinden kimimiz bilim kurguyla, kimimiz mistisizmle ilgilenir; kimimiz mangolu, kimimiz limonlu çay tiryakisi olabiliyor iken– nasıl oluyor da, kabaca ifade etmem gerekirse ‘komünist’i de, ‘Müslüman’ı da, ‘taşralı’sı da, ‘metropol hipster’ı da benzer öyküler yazabiliyor.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
“Sarhoş Kapı’daki öykülerim, biraz da şiirden gelen dil alışkanlıklarımla düşlerim ve düşüncemden geldiği gibi yazıldı; içtenlikle.”
Sayfa:
Buraları Rüzgâr, Buraları Yağmur’da kitabın büyük bir kısmı anlatıcı/kahraman Suner Aykan’ın, bir bölümü de sürpriz bir anlatıcının ağzından anlatılırken, final perdesi üçüncü tekil şahısla kapatılıyor. Ne var ki romanın belli bir bölümünde Selçuk Altun’dan beklenecek ölçüde bir ters köşeyle yüzleşiyor ve mektuplarla ilerleyen yeni bir bölümle karşılaşıyoruz.
Sayfa:
Arzu Uçar kitaptaki sekiz öyküyü, “Dış Kapının Mandalı” adlı son öyküde geçen o tozlu, ışıksız, havasız evden çıkarıyor sanki. Hangi kapıyı açsanız arkasında köşelerine çekilip duran insanlar görüyorsunuz. Size bakmaya bile mecali olmayan, içleri ağrıyan insanlar. Kederleniyorsunuz. Yeryüzünde bazı insanların aslında genç yaşta öldüklerini, ama ruhlarının hâlâ kalabalıklar arasında dolaştığını düşündüm kitabı bitirirken. Olay akışından ve aksiyondan ziyade durumu, anı, karakterin aklının içini, psikolojisini resmediyor Arzu Uçar. O yüzden kendinizi yanlışlıkla kahramanın zihnine ya da herkesin aklını okuyabilme talihsizliğine düşmüş biri olarak görüyorsunuz.
Sayfa:
Kendine dönük çalışıyor. Daha doğrusu şehir içinde dolaşan; ev içinde, bahçede, terasta, metroda çöreklenen tedirgin bir adam tipini büyütüyor. Yarattığı insan; fantezi kurmaya meraklı, içe dönük yapısını bu fantezilerle aşmaya ya da onlar içinde çuvalladığında başını kurtarmaya çalışan biri. Hayal kurma eğilimi fazla, dünya üzerinde çalışan, dolaşan her türlü nesneyle hesaplaşıp ya da oynaşan ‘şizoid bir yapı’ yı göstermeye çalışıyor bize.
Sayfa:
Say Yayınları fikir mimarları dizisi içinde yayımlanan Merleau-Ponty kitabını Emre Şan hazırlamış. “Fikir Mimarları” kitaplarını Türkiye’den o mimarı seven, bilen birilerinin hazırlamasının başka bir tadı var. Ömrünü fikir mimarlarına harcayan dünya çapındaki kişilerin hazırladığı çevrilen çevrilmeyen yapıtları küçümsemek gibi yargı oluşmasın ama bizim anlayabileceğimiz dilde, anlatımda, damak tadımıza uygun yapıtlar farklı kokuyor.
Sayfa:
“Hiçliğin Grameri, tabiatın en saf haline, insan yaradılışının, en başta da kendi varlığımın ve varoluşuma kaynak oluşturan ana ve tali unsurların özüne inmeye çalıştığım bir kitap oldu.”
Sayfa:
İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Turgay Anar’ın “Yeni Türk Edebiyatında Edebiyat Mahfilleri” başlıklı doktora çalışması Mekândan Taşan Edebiyat adıyla yayımlandı. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden itibaren edebiyatın nabzının attığı seçkin mekânlar oluşmaya başladı. Anar, eserinde 19. yüzyılın ikinci yarısından günümüze kadar olan edebiyat mahfillerini ve edebiyatçı mekânlarını anlatıyor. Kitabı okurken bazen bir şairin evinde bazense bir pastanede; bazen bir yayınevinde bazen ise bir kıraathanede buluyor insan kendini...
Sayfa:
Roman, kuru bir bilimkurgu romanı olmaktan çok öteye geçiyor. Kahramanların üzerinden okura hayatındaki seçimleri sorgulatıyor. Fırsat olarak görüp kaçırdığımız her şey acaba gerçekten öyle mi? İdeal olan yaşam, bize hep cazip gelen, sahip olamayıp gözümüzde büyüttüğümüz yaşam mı acaba?
Sayfa:
Eleştiri yazılarından da tanıdığımız Asuman Susam, kitabın ön kapağında mermere tırnaklarını geçirmiş bir el heykelinden yararlanmakta. Öncelikle elin iskelet halinde olması ve kemikleri, ismiyle kapağı örtüşür kılmakta; ancak dikkati çeken bir başka nokta daha var: Kitaptaki şiirler, son dönemin şiirlerine ve poetik anlayışlarına tırnak geçiren, kafa tutan yapıda. Aslında ön kapakta bulunan ve Cemal Tahsin Susam’a ait olan “Zorluk” isimli heykel bir tür fragman gibi.
Sayfa:
Yiğenoğlu, Kumpas’ın ana fikrini vurguluyor: Emperyal güçler açısından Rusya, Kafkasya, Ortadoğu, Afrika pazarlarına ulaşım merkezi olan Çukurova’nın kaynakları, pazarı, enerjisi, tarımı, orada yaşayan toplum sürü güdercesine yönetilmelidir. Bu, dünyayı denetlemenin, ele geçirmenin abecesidir.
Sayfa:
“Romanı kurarken de, yazarken de kafamdaki önemli bir kavramdı çoğulluk. Hem bireysel yalnızlık durumuna bir alternatif ya da bir itiraz gibi görüyordum, hem de Madunköylüleri anlamanın bir yolu olarak. Bu da doğal olarak, öne çıkan kahramanın olmadığı bir kurguyu gerekli kıldı.”
Sayfa:
Öykülerin tümünde yüzleşeceğimiz, seveceğimiz, öfkemizi sevdiğimizden yüzüne vuramadığımız, en sıkıntılı anımızda yanımızda yöremizde oluveren, olmazlarsa yaşayamayacağımızı duyumsadığımız, gülüşün özünü içinde saklayan insanlar yumağı vardır. Onların acımasızlıklarını, arada bir insanlık gösterdiklerinde bağışlamaya hazır olduğumuzu sezinleriz.
Sayfa:
Ressam şair Bedri Karayağmurlar Gün Dökülmesi’nde (Afrodisyas Sanat Yayınları 2015), “Aşktan Anlamaz Devlet” diyor. Renkleri kalemine dolamış “imbat”a bandırıp bandırıp sözcüklerini, şiirler yazmış. “aşktan anlamaz devlet/ için yansa vız gelir yasalara/ karanlık ormanlardan geçer yolların/ izin kalmaz tuzlu/ kuru kırlarında atlasın”. Kilimini dokuyor “kalıntılar” ve “arınmalar” arasında “söylenmeleri”nin. “her gün yeniden başlıyor” boyamaya “kanatıp yüreği”nin “en güzel kırmızısını/ beyaza”. Yaptığı resimlere şiirler yazan Hermann Hesse’nin “Ressamın Dizeleri”ni anımsadım birden. Devlet neden anlıyor ki?
KASIM 2015 - KİTAP EKİ
Anasayfa   |   Tarihçe   |   Varlık Dergisi   |   Kitaplar   |   İletişim
Copyright © 2017 VARLIK YAYINLARI