Varlık Yayınevi
     
 
 
   
Anasayfa Tarihçe Varlık Dergisi Kitaplar İletişim Yardım
Kullanıcı Girişi  (Üye Ol - Şifremi Unuttum)
Yaşar Nabi Nayır
Varlık Ne İçin Çıkıyor
Varlık İçin Ne Dediler
Künye
Varlık'ta Bu ay
Varlık Dergisi İçeriği (son 14 yıl)
Abonelik
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri
Varlık Dergisi 'eurozine' üyesidir

EKİM 2015

Sayfa:
Sayfa:
Tarık Dursun K. bir öykü ve roman yazarı olmasının yanında iflah olmaz bir şiir okuruydu da. Metinlerindeki çekici şiirsellik belki de onun içindeki gizli şairin bir dışavurumudur. Kendisiyle yapılan söyleşilerde yazınsal türlerle akrabalık kurmaya şiirle başladığını belirten yazarımız, bu tarzın hakkını veremeyeceğini anlayınca edepli davranarak(!) şiirin kapısını zorlamayı bıraktığını da belirtir.
Sayfa:
Nermin Yengemiz onun aşkıydı. Hayatındaki ilk ve en büyük yıkım onun ölümüyle oldu. Hayatla, bir anlamda bir daha yüz yüze o ölümle geldi. Ev işlerinde ne denli beceriksiz olduğunu kız kardeşi Esin (Üçer) Hanım’dan dinlemiştim. O güne kadar evdeki işleri yenge kotaragelmiş, o günden sonra Tarik Abi, eli ayağı dolaşık bir halde kalakalmıştı. İçindeki yıkım yüzüne yansıyordu. Kalabalıklar içindeki yalnızlığının temelini, evde beliren o boşluğun belirlediği pek belliydi.
Sayfa:
1979’du, yaz başıydı. O dönemde Tepebaşı’nda bulunan Karikatür Müzesi’ndeki bir serginin açılışına Ferruh Doğan kadîm dostu Tarık Dursun’u da getirmişti; yanlarında oyuncu Suzan Uztan vardı. Bu sert hatlı, koyu renk gözlüklü adam esprili hazırcevaplılığıyla o gün karikatürcülerin arasına epey yakışmıştı.
Sayfa:
Ben kent insanıyım. Hep İstanbul’da yaşadım. Kimi yoksul mahallelerde, evlerde, kimilerde de Erenköy, Göztepe gibi oldukça değişik yerlerde. Babamın evi Şehzadebaşı’ndaydı. Koca bir konak yavrusu. Şehzadebaşı, sinemalar, kahveler bir başka canlılık. Sonra okul. Bir Fransız okulu. Gözümü açtığım yer. Yabancılaşma, toplum ürküsü, yalnızlık. Sonra babamın ölümü. Yoksulluk, acı. Yalnızlık.
Sayfa:
Oktay Akbal, öykülerinde anlattığı adamlara tıpatıp benziyordu, onlar gibi tedirgin, sıkıntılı, hüzünlüydü; sanki öykülerinde çokça geçen yalnız ve yalnızlık sözcüklerini bütün çağrışımlarını yüklenmişti… ve sanırım böyle olmaktan hazlar devşiriyordu. Kısacası o, hem öykü anlatıcısı, hem de öykü kahramanıydı, yazdıklarının aynısıydı… Delikanlı aklımla böyle düşündüğümden, onu ilk ve son kez gördüğüm o yağmurlu ekim gününden sonra ne zaman bir Akbal öyküsü, güncesi ya da denemesi okusam, gözümün önüne daima trençkotlu o sonbahar adamı geldi. Şimdi de öyle…
Sayfa:
Ziya Osman Saba, Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal gibi sanatçılar vardır mesela. Bu sanatçıların metinlerinde modernizmi yaşayan yeni bir ‘insan’, doğrusu ‘birey’ tipiyle karşılaşırsınız. Sanatçıların metinleri üzerine modernizm, küçük insan, seçkincilik gibi pek çok kavramın ışığında çözümleme yapılabilir. Cumhuriyet’in yürüttüğü mühendislik metodolojisinin toplumsal alanda yarattığı yeni dünya düzeninin –bazen çelişkilerle dolu olsa da– uzantısı olan bir metin yapısından yola çıkıp sosyolojik okuma da yapılabilir. Ancak bu tür yazarların, metin incelemesi yapmak yerine metnin dünyasına girmeyi yeğleyen, nasıl ve hangi niyetlerle yazıldığından çok, ne yazdığı üzerinde duran okuma biçimleri dolayısıyla okur tipleri için farklı bir bakışla değerlendirilebileceğini göz ardı etmemek gerekir. Oktay Akbal da edebiyatımızın serin ve koyu gölgelerinden biridir. Akbal, her kesimi –okur, vatandaş, insan vb. kimlikleriyle– metinlerinde buluşturur.
Sayfa:
Sıkışıp kalınmış bir masada oturuyor. Çok az konuşuyor. Sorulduğunda kısa cevaplar veriyor. Uzun süredir hep aynı resmi çiziyor. Uçsuz bucaksız bir doğa, üzerinde bir kadın, hep aynı kadın.
Sayfa:
Faust mitinde şeytan için uydurulan Mephistopheles ifadesinin, 16. yy’dan günümüze kadar modern teoloji için gittikçe önem kazanarak sorunsallaşmış olması ya da batıl inanışlar yoluyla kovulmaya çalışılan bir lanetin figürleşmiş haline dönüşmesi neyi değiştirir ki? Sanatta insanın yüreğindeki iyi-kötü kavgasının (iyi-kötü kahramanlarla simgeleştirilerek kutuplaştırılsa da, tek bir insanın seçimlerinde edimselleştirilse de) Şeytan ve Tanrı’nın dünya üzerindeki yaşam öncesi, belki de sonrası çatışmasının bir eğretilemesi olduğu çok açıktır.
Sayfa:
Sayfa:
TYS ve Dil Derneği üyesi olan Miskioğlu, 12 Temmuz 1988’de Dil Derneği’nin ilk kurultayında alınan kararları destekler. Atatürk’ün kalıtının ortadan kaldırılmasını kınar. Türk Dil Kurumu’nun gerçek sahiplerine verilmesini ister. Üniversitelerde Çağdaş Türkçe Fakülteleri açılmasını önerirken, yetersiz çok sayıda üniversite açılmasına karşı çıkar. Yaşamı boyunca yurtseverleri uyanık olmaya çağırır. “Türkçe, aydınlık Türkiye’nin güvencesidir. Türkçe yozlaştıkça Türkiye yozlaşır, Türkçe yok oldukça Türkiye yok olur” der.
Sayfa:
Cicero’dan günümüze kırk yabancı yazarın çeviri ve çevirmen üstüne daha çok aforizmaya kaçan, eğretilemeli sözlerine yer veriyoruz bu sayıdaki Bakış Açısı’nda. Yazarların sıralaması doğum tarihleri dikkate alınarak yapılmıştır.
Sayfa:
Sayfa:
Eğer, ‘sivil itaatsizlik’, ‘çoğunluğun yönelimi’ karşısında ‘vicdan’ı, ‘uyrukluk’ yerine ‘insan’ olmayı, ‘yasa’dan öte ‘adalet’i/ ‘meşruiyet’i esas alıyorsa; ‘geleneksel açılımların elvermediği’ noktada ya da, ‘otoriter legalizm’e karşı, ‘aleni’, –sandıkçı/rızacı olanın ötesinde– ‘kendiliğindenlikçi’, ‘ademi merkeziyetçi’ ve ‘şiddet kullanmayan’ bir eylemlilikse; bugünün Türkiye siyasal coğrafyasında Sophokles’in Antigone’sine sımsıkı kulak verilmesi elzemdir.
Sayfa:
Ve ben ne zaman Hüseyin Avni Cinozoğlu ile Safranbolu’da tanışmışım?.. Sanırım önceleri mektuplaşıyorduk. Onun adresini de bana ilk kitabım çıktığında, sevgili Ahmet Özer vermiş olmalıydı. Sıcak, ilgili mektuplardı bunlar. Safranbolu’da yaşıyordu. Uzun bir süre görüşemedik. Kastamonu- Safranbolu hattı arasında mektuplar geldi gitti.
Sayfa:
Batı edebiyatının İskandinavya’ya bakışının Knut Ødegård ile başka kriterlere bağlandığını söylemiştim. Bence bunun en sağlam nedeni, Ødegård’daki güçlü bir gelenek algısından kaynaklanıyor. Voznesensky’nin meşhur “Gelenek bence şairler için, ninelerinin nineleriyle sevişmeye benzer” sözünü altüst etmiştir. Ødegård’daki gelenek öteki İskandinavya edebiyatının usta kalemlerinden Ibsen, Hamsun ve Tranströmer’dekinden çok farklı, kısmen Lagerlöf ’e yakındır. Din olgusu ve gelenek, Batı’nın istediği gibi bir manzara değildir, şiirin ana merkezidir. Kitaplarının 14 dile çevrilmesi, öteki anlamıyla bir ulusun ve bir coğrafyanın kendi öz değerleriyle –olduğu gibi– kabul edilmesi anlamını taşımaktadır.
Sayfa:
Ertuğrul’un seferi pek ihtişamlı geçiyordu. Her limana varıldığında harp okulu mezunu asteğmenler savaş talim gösterileri sunuyor, altmış kişilik zengin bando konserler veriyor, gemide daima ziyaretçi izdihamı yaşanıyordu. Ve geminin uğradığı limanlar şöyleydi: İstanbul’dan sonra Çanakkale; Süveyş’te Port Said; Kızıldeniz’de Cidde ve İngiliz egemenliğindeki Aden; Hindistan’da Bombay; Seylan ve Serendip’te Colombo, Kalküta, Malakka, Singapur; Çin’de Saygon, Hong Kong; Tayvan’da Formoza. Sefer tam on bir ay sürmüştü.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Minsk büyük değişimlerin yansıdığı bir kent. Bir fusion kent. XIX. yüzyılın bir özeti gibi. Seksen küsur yıl, bu koca coğrafyanın kaderini çizen komünizmin ikonları da hâlâ ayakta; kapitalizmin sembolleri de yukarılarda.
Sayfa:
Sayfa:
Herkes dünyayı hemen aynı ya da benzer kaynaklardan izlediğine göre farklı düşünmek mümkün müdür? Değişik toplumsal katmanlara ait olmanın yarattığı bir farklılık olamaz mı? Örneğin üretim yapan, çalışan insanların kültürüyle birikmiş serveti tüketmekle meşgul olanların kültürü arasında fark yok mudur?
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Kitle kültürünün en nadide aygıtı televizyon daha icat edilmeden, akıl ve duygu arasındaki ayrım demek ki zaten varlığını kabul ettirmişti. Televizyon sadece düzayak duygu üreten ve yayan çılgın makine olma işlevini yerine getiriyor. Kitlesel fikri ve duyguyu öğüten televizyondan önce mitolojik ve efsanevi anlatılardan esinlenen edebiyat ve sinema, öznel duygusallığın mutlak simgesi aşkı hep konu aldı, almaya da devam ediyor. Popüler edebiyat endüstriyel çağın üretimini ve dağıtımını kolaylaştırdığı, tüketilmesi ve hazmedilmesi çok çaba gerektirmeyen aşkları heyecanla var ediyor.
Sayfa:
Konumumuzla ilgili asla risk almayan bir toplumsal alana çekilmeye çalışıyoruz; Medya Notları’nda yayımlanan her yazıda bu kişisel güvenlik arayışının nedenleri de irdeleniyor aslında. Ekonomik, politik, kültürel ve toplumsal alanlarda yaşadığımız çöküş ve güvensizlik sahih olanın perdelenmesine yol açıyor. Büyük ölçekte de öznel alanlarda bu böyle. İnsanı insan yapan, tüm bu alanlardan kaynaklanan dönüşüm talebine karşılık verebilme yeteneği. Hemen hepimiz, düzene uyum sağlayarak varlığımızı devam ettiriyor ve bir hazır giyim seçiyoruz. Bunu yapamayanlarımızsa son bir parıldamayla yok oluşa gidiyor; ardında sitem dolu bir teşekkür bırakarak…
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Ah, işte bu kitabın yapılış sebepleri… “Anahtar hep çingene/ Sabittir kilit” diyen Maria Luiza Spaziani’ye kulak verip bu kitap yoluyla anahtardan yana olmak, sabit kilidi orada bırakıp başka kapılar açmaya yönelmek, kendi şiir serüvenimde biraz daha farklı gibi duracak bir kitap çıkararabilmiş olmak... İşte bu amaç, bu çaba…
Sayfa:
Sayfa:
Kapalı Bir Açılım’da da psikodinamik açıdan ilginç şeyler görmek olası. Çok sevdiği, önemsediği dünya şairlerine göndermeler yapan, ilk iki dizesine uygun dizelerini şiir içinde alıntılayan Budak onlarla bir araya gelişlerinin gönencini yaşıyor gibi. Özellikle bazı şairlerden alıntıların olduğu şiirler oldukça hüzünlü ve psikodinamik çağrışımlar içeriyor. Bunlardan biri ve bence en çok sevdiği alıntının sahibi Mayakovski ile ilgili şiir: “Kâğıda mıhla beni sözcük çivileriyle” (s. 35). Bir sanatçı olarak temel amacı kâğıda mıhlanmaktır; sonsuza kalmaktır.
Sayfa:
Sayfa:
Birçok yerde şiir atölyeleri düzenleniyor; etik olanları şiir yazma becerisinden çok şiir okumanın teknikleri üzerinde yoğunlaşıyor. Şiir yazmak, yani şiir yazmaya başlamak öğretilecek bir eylem değil. Yazılanın üzerinden okunanın iyiye yakın anlaşılması, bu sayede de kişilerin kendi yazdıklarını yeniden değerlendirmeleri fırsatı açısından önemli buluyorum bu çalışma ‘grupları’nı.
Sayfa:
Sayfa:
Eğer romanda dahi adına “anlatısal tasarruf ” diyebileceğimiz bir tasarrufa gitmemiz gerekiyorsa, varın bir de öyküyü düşünün! Öykülerimizde tasarruflu olabilmek için nerelerde ifrat ve tefrite kaçtığımızı görmek gerekir. ‘Yeni öykü’nün çıraklık sancılarından olacak, hikâyelerimizde duygu ve olay dengesini bir türlü tutturamıyoruz. Ya sadece duygulardan bahsediyoruz –ve anlatıcı da duyguları paylaşmaktan öteye gidemiyor– ya da sadece hareket görüyoruz. Duygu ve hareket dengesi de yetmiyor tabii: Diyaloglar, göndermeler, tasvirler de muvazenesiz kalınca ne öykü, ne deneme, ne fıkra ne de makale denebilecek metinler çıkıyor ortaya.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Aşk tehlikelidir, eğer tutku içeriyorsa. Çünkü tutkunun temelinde yıkım vardır. Kitapta bu yeterince öne çıkıyor. Yıkım ve özyıkım biçiminde.
Sayfa:
küçük İskender’in ilk baskısı Armoni Yayıncılık’tan (Mayıs 1992) ve tekrar basımları Parantez Yayınları’ndan çıkan Dedem Beni Korkuttu Hikâyeleri adlı kitabı, on üç yıllık aradan sonra çeşitli eklemeler ve düzeltmeler neticesinde Bir Yaratığın Akıl Akmaz Ahlaksız Maceraları’na dönüşerek Sel Yayıncılık etiketiyle satışa sunuldu. Dedem Beni Korkuttu Hikâyeleri’nde yer alan otuz şiir/metin, Bir Yaratığın Akıl Almaz Ahlaksız Maceraları’nda çoğalarak elliye ulaşıyor.
Sayfa:
Şair ve Hakikat, önemli bir kitap! İyi ki çıktı! Önemli; çünkü şiir heveslilerine hayat hakkında kendi hakikatlerini edinmedikleri sürece şair olamayacakları uyarısında bulunuyor. Öyleyse, kendi hakikatlerini edinmiş şairlerin tecrübelerinden yararlanarak işe başlamalı. İşe başlamışlar; yani şairler de Şair ve Hakikat’i okuyarak şairliklerini bizzat öz eleştirel bir tezgâhtan geçirmeli.
Sayfa:
Öykü yazmak isteyen gençlerin okuma listesinde olması gereken yazarlardan biri olmalı Tarık Dursun. Onun diyalog yaratmadaki yeteneği, pürüzsüz, sade dili, deyim yerindeyse “su gibi” öyküleri insanda hemen kâğıt kaleme sarılıp yazma isteği uyandırıyor. Bu sadeliği yakalayabilmek çok kolaymış hissine kapılıyor okur.
Sayfa:
Modern Türkçe Şiir Antolojisi’nin yüzyılın modern Türkçe şiirine yeni bir gözle bakma olanağı sunuyor. Çok farklı titizlikler, araştırmalar, poetik kaygıları da içinde taşıyan bir antoloji bu. Ayrıntı Yayınları şiirin dışlanmaya çalışıldığı günümüzde, Modern Türkçe Şiir Antolojisi ile bu sanata sahip çıkmayı üstlenmiş.
Sayfa:
Şimdiye değin daha çok şiir kitaplarıyla tanıdığımız Mehmet Sarsmaz’ın ilk baskısı 1999’da Teos Yayınları’ndan çıkan romanı Kırmızı Dokuzlu’yu yaklaşık on beş yıl aradan sonra Ve Yayınevi imzasıyla okumak edebiyat okuru için farklı bir sürpriz özelliği taşıyor. Şairin özgeçmişi okunduğunda her zaman karşımıza çıkan bu Kırmızı Dokuzlu’nun ne menem bir şey olduğunu merak edenler için güzel bir sürpriz bu.
Sayfa:
Yazmak, körlerin dokunarak tarif ettikleri fil gibidir. Herkes dokunduğu tarafı anlatır.
Sayfa:
Albert Camus, René Char şiirini şöyle değerlendiriyor: “Çünkü sözcükleriniz bir yandan zincirinden boşanırken, bir yandan da yaman bir ateşle dağlıyor, canlandırıyor insanı. Kırık bir gönülle yazılmış, her noktasında duygusallığı uyandırması ondan, ama aynı zamanda hiç sakınmadan gelişigüzel ilerliyor. Ne güzel bir rüzgâr almış ardına, ne acı, ne soylu bir esenlik böyle!” (Yazışmalar 1946-1959, YKY 2015). R. Char’dan şu cümle: “Issız mı ısszı bir sabah, tertemiz bir bardak su gibi özlemini duyduğum varlığınız için teşekkür ederim.” İyi bir romancıyla iyi bir şairin mektuplara yansıyan saygılı, seviyeli, alçakÖzdemir İnce gönüllü dostlukları...
EKİM 2015 - KİTAP EKİ
Anasayfa   |   Tarihçe   |   Varlık Dergisi   |   Kitaplar   |   İletişim
Copyright © 2017 VARLIK YAYINLARI