Varlık Yayınevi
     
 
 
   
Anasayfa Tarihçe Varlık Dergisi Kitaplar İletişim Yardım
Kullanıcı Girişi  (Üye Ol - Şifremi Unuttum)
Yaşar Nabi Nayır
Varlık Ne İçin Çıkıyor
Varlık İçin Ne Dediler
Künye
Varlık'ta Bu ay
Varlık Dergisi İçeriği (son 14 yıl)
Abonelik
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri
Varlık Dergisi 'eurozine' üyesidir

EYLÜL 2015

Sayfa:
Sayfa:
Olaylar 6 Eylül 1955 günü, Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalanması haberinin yayılması sonrasında Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin öncülüğünde düzenlenen protesto mitingi ile başlar. Gösteriler ağırlıklı olarak İstanbul’da ama İzmir ve Ankara’da da azınlıkların işyerlerinin, evlerinin, kilise ve mezarlıklarının tahrip edilmesine, yağmalanmasına dönüşür. Olan bitenle ilgili sorumluluğun başlangıcından itibaren Demokrat Parti’ye ve Adnan Menderes hükümetine ait olduğunu biliyoruz. Adnan Menderes iç politikada ve özellikle Kıbrıs sorununda karşılaştığı sorunları aşabilmek için kamuoyunun “desteğini” almaya çalışmış ama işler “eline yüzüne bulaşmıştır”. Sorumlu hemen bulunacaktır: Hükümet olayları komünistlerin işi olarak açıklayacak, tutuklamalar ona göre yapılacaktır.
Sayfa:
Yalnızca 6-7 Eylül Olayları değil, Osmanlı’dan beri Anadolu’da uygulanagelen “azınlık” politikalarına dair yazılanlar çok sınırlı ve taraflıdır. Bir yanda “resmî tarih” görüşü var, bunların her birini haklı çıkaran; öte de karşıt görüşleri savunan… Ama gelin görün ki bu konularda ortaya konulan edebî yapıt sayısı çok azdır. Kurgunun aydınlatıcılığına sığınamayan edebiyatçının bu eksikliğini tarihe ilgisizlik olarak mı yorumlamak gerekecek, yoksa tarih bilinci eksikliği mi?
Sayfa:
6-7 Eylül Olayları, Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Özel Harp Dairesi’nce hayata geçirilen bir “derin operasyonu”ydu. Nitekim Sabri Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül Olayları sırasında Özel Harp Dairesi’nin atası sayılan Seferberlik Tetkik Kurulu’nda teğmendi. Yirmibeşoğlu yıllar sonra, “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı,” diyecekti. Her ne kadar sözlerini, “Savaşta, düşmanın işgal ettiği bölgelerde bazı olaylar yaratılır ve düşman yaratmış gibi gösterilir. (...) Halkı düşmana karşı galeyana getirmek… Belki Güneydoğu’da da oluyor bunlar, yanlış olarak...” şeklinde düzeltse de ustaca tezgâhlayanlar ortaya çıkmıştı.
Sayfa:
Sayfa:
Benim için yazmak, sözcükler ve şeyler arasında yeni bir ilişki yaratmaktır.
Sayfa:
Nasıl ki kapitalizmin ortadan kalkması için onu oluşturan iki sınıfın imha edilmesi, yani burjuva ve proleterin ortadan kalkmasını sağlayacak devrimci bir müdahale gerekiyorsa patriyarkanın ortadan kalkması da toplumsal ve kültürel olarak inşa edilmiş erkeklik ve kadınlığın ortadan kalkmasıyla gerçekleşecektir. “Hayatlarında, bir kadını asla parayla ya da güçle satın almamış erkekler” ve “kendini, gerçek aşktan başka hiçbir sebeple bir erkeğe vermeyecek kadınlar” kuşağı ile değil…
Sayfa:
Sayfa:
Gün boyu sorgulama ve bekletmeden sonra Selimiye’deki koğuşlara dağıttılar bizi. Askerlerin arasında bir grup tutuklu koğuşun önüne geldiğimizde öndeki çavuş mazgal deliğinden, “Açıııın!” diye bağırınca kapı gürültüyle açıldı. Askerler bizi koyun gibi saya saya içeriye ittiler. Koğuştan içeri adımımı atar atmaz gözaltına alındığını bildiğim ama nerede olduğunu bilmediğim Soysal Ekinci ile göz göze geldik. Kapı kapanınca birbirimizle uzaktan selamlaştık.
Sayfa:
Bir şiir neden kurmaca anlatının araçlarını böyle açıkça kullanmayı seçer? İlkin şairin deneysel bir tutumu benimsediğini kabul edip anlatımda yeni imkân arayışları içinde olduğunu saptamakla birlikte şu soruyu sormak da bir o kadar meşrudur: Bu kurmaca teknikler, kitapta şiirleştirilen sıra dışı ilişkiye okurun empatiyle yaklaşmasını garanti etmek istiyor olabilir mi acaba?
Sayfa:
Sayfa:
Nilgün Tutal, “Selfie: Seçkin Kültüre Saygısızlık mı Öznel Bir Estetik mi?” başlıklı yazısında zamanımızın en yeni moda olgusu selfie’nin kültürel seçkinlerce eleştirildiğine; kaynağını yazı ile imge arasındaki kadim ikilikten alan bu eleştirinin yetersizliğine dikkati çekiyor. Yazıya karşı imgenin hep olumsuzlandığını, oysa yazıda bile anlamın imgeden geçerek oluştuğunu anımsatıyor. Gösteri toplumu eleştirisinde seçkin kültür taraftarlarının yaptığı gibi geçmiş nostaljisinin ağına takılıp kalmadan hem çağımız insanını hem de kültürel pratiklerini/eylemlerini anlamlandırmanın alternatif yollarının bulunmasını öneriyor. Alt ve üst sınıflara ait kültürel pratikler ve biçimler arasındaki hiyerarşileri yerinden eden selfie’nin de içinde yer aldığı self medya kullanımının bir 21. yüzyıl romantizminin habercisi olup olmadığını sorarken, bu yeni medyanın konvansiyonel medyanın dışlayan düzeneğine karşı alternatif bir kamusal alanın inşa edilmesine imkân tanıdığını ileri sürüyor. Ancak her moda olgusu için olduğu gibi selfie konusunda da dayatıcı bir iletişim ve görünürlük buyruğunun insanın özgürlüğünü genişlettiği yerde daraltabileceğini de unutmadan, “Sanal dünyada görünmesek ne olur?”diye sormayı da ihmal etmiyor.
Sayfa:
Korkmaz Alemdar, “Artık Herkes Mutluluğunun Fotoğrafını Çekebilir” başlıklı yazısında yaşama renk katan; bireyin ailenin, kurumların, halkların tarihinin tanığı olan fotoğrafın sosyal medya(lar) aracılığıyla bir denetim aracına dönüşmesini irdeliyor. Fotoğraf makinesi ve ona takılı olan çubuk ABD’nin elinde bir orkestra şefinin çubuğuna dönüşmüş durumda; fotoğraf her zamanki gibi ânı kaydediyor ve ölümsüzleştiriyor; ama bu an asla mahrem kalmıyor artık.
Sayfa:
Aydın Çam, “Vitrine Çıkmak: İmge Pornografisinin Yükselişi” başlıklı yazısında Nurdan Gürbilek’in ilk olarak 1988 yılında yayımladığı “Vitrinde Yaşamak” adlı denemesinden, özellikle de bu denemede yer alan “Acıyı vitrine çıkaranlar her zaman öteki olmayabilir. Bilfiil acı çekenler de artık yaşadıklarını seyirlik kılıyor” önermesinden yola çıkarak bir dizi soru soruyor. Tekniğin olanaklarıyla birlikte sanat alanına katılımın demokratikleştiği bir dönemde, bireyin hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesini ve öznenin kendini bu yapıtın merkezine koyarak vitrine taşımak istemesini nasıl anlamlandırmalıyız? Mahremiyetin tamamen göz ardı edildiği, ihtiyatın elden bırakıldığı bir kültürel düzen bize neyi vaat ediyor olabilir? Okura önermeler sunan bir yazı bu; cevabı okurun vermesini dileyen…
Sayfa:
Sayfa:
Yitirilenin yerine basitçe bir yenisini koyamayız, uzağında kaldığımız şeyi bir başka şey ile ikame etmeye kalkışamayız. Çünkü yitirdiğimiz aslında bizden de bir parça içerir ve ikame edemediğimiz o şey bizizdir. Yitirilenin ardından haritasını çizemeyeceğimiz bir dönüşüm ya da değişimin bizi beklediğini biliriz. Tam da bunu idrak ettiğimizde, belki de sadece sonsuza dek değişeceğimizi anladığımızda yas tutarız.
Sayfa:
Sayfa:
Kendisinden geriye André Breton’a, Louis Aragon’a ve Jeanne Derrien’e yazdığı savaş mektuplarının, birkaç kısa metnin, çizdiği desenlerin ve fotoğraflarının dışında pek bir şey bırakmamış olan Jacques Vaché Fransız gerçeküstücülük tarihine adını Breton aracılığıyla yazdırmıştır. Gerçekten de “Vaché [onda] gerçeküstücüdür”. Manifesto’nun dışında değişik yazılarında da Jacques Vaché’den söz etmiştir dedik Breton için. Bunların arasında özellikle Les pas perdus adlı yapıtında (Paris, Gallimard, 1969) yer alan “La Confession dédaigneuse” (s.7-22) ile “Jacques Vaché” (s. 59-63) sayılabilir. Biz bu sayıda “Bakış Açısı” okurlarına, Breton’un birinci yazısından doğrudan Jacques Vaché’nin kişiliği, yaşam biçimi, mektuplarındaki çarpıcı yerler ve intiharıyla ilgili olarak verdiği bilgilerin yer aldığı parçaları çevirerek sunuyoruz.
Sayfa:
Sayfa:
Yalnız hayatlar, derin ruhlar, engin duyuşlar ve insanın eylem içinde insan olduğunu hep hatırlatan bir serüven. Bana kalırsa ne Mehmet Âkif ’in Doğuculuğu ne Tevfik Fikret’in Batıcılığıdır buradaki sır, onları bugün de büyük, öncü ve değerli kılan şey ikisinin de hayatın büyük şiiri için şiiri bile feda edebileceklerini göstermiş olmalarıdır ki, galiba büyük şiir biraz da böyle bir şeydir.
Sayfa:
‘Homeros’un İlyada’sı (Yunanca, İlias) dokuz yıl süren ve Anadolu’nun Helen egemenliğine girmesi ile sonuçlanan ‘Troya Savaşı’nın destanıdır. Her ne kadar savaş 1400’lerde yaşanmışsa da, Homeros tarafından dillendirilişi yaklaşık beş yüzyıl sonra (İ.Ö. 900’de) gerçekleşecektir. 24 bölüm ve 16.000’i aşkın dizeden oluşan destan, söz konusu uzun savaşın dokuzuncu yılındaki elli bir günü kapsar sadece. Bir büyük savaş anlatısı gibi görünse de, destan, aslında, Akhilleus üzerine kuruludur. Büyük bir yiğit ve kahraman bir savaşçı olarak kabul gören Akhilleus’un, öfke ile başlayıp öylece nihayetlenen hikâyesi üzerine.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Benim ilk şiirlerimi yayınladığım yıllarda “ruhani” kelimesini veya anlamsal bakımdan onunla akraba olan kelimelerden birini telâffuz etmek biraz belalı bir durumdu. “Ruh hali”, “tinsellik” veya “metafizik” türünden bir kelimeyi kullanırsanız faşist olmakla suçlanabilirdiniz.
Sayfa:
Kayıran’ın şiirlerinde çocuğun doğası olarak eksiksizlik durumu ile tanrının doğası olan eksiksizlik arasında kurulan bakışım oldukça dikkat çekicidir. Allah, yani eksiksizlik, çocukluğa ait olan doğadır. Allah da çocuk da bu açıdan özü ve varoluşu bir ve aynı olandır. Çocuğun doğası bu şekilde işlediğinden, çocuk en özgür varlıktır.
Sayfa:
Lirik dil, reddedilebilecek bir kuşak, çatışılacak bir yönelim/akım değildir. Adı üzerinde: Dil. Gençlerin lirik şiirden uzak durması genel bir tutum, bence de geçici bir tavırdır. (Bu arada, şüphesiz lirik şiir yazanlar var aralarında – ben önemsenecek ürünler ortaya koyabilenlerin soğukluğundan söz etmekteyim.)
Sayfa:
İkinci yazar grubu ise “nazar etme ne olur çalış senin de olur” dedirtenlerdir. Peki bu yazarlar ne yaparlar? Didinir eder, iyi yazarlar. Bunları anlamak için önce okur denen mefhuma bir göz atalım. Zira bunlar bu mecradan çıkmaktadır.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Genç tanımını seviyorum ama genç-yetişkin ayrımından hoşlanmıyorum. Çocukluk, gençlik ve hatta yetişkinlik nüfus cüzdanıyla belirlenen kavramlar değil bence. Bu tanımlar sadece bakış açısı.
Sayfa:
Eski Çiçekçi Sokağı’nda yaşanılanları kimse unutmadı. Çünkü dünün ve bugünün ‘iş erbabı’ edebiyatımızda ve anılarda da devam ediyor. “Hayatımı yazsam roman olur,” cinsinden değil. Onlar; çizginin, resmetmenin, heykelin, yazarlığın, şiirin, tiyatronun, dilbazlığın, bilimin ve hicvetmenin ustasıydılar.
Sayfa:
Hüseyin Yurttaş, savaşı gözler önüne sererken, Çanakkale’yi boydan boya bir vatan olarak simgeler. “Hasta adam” olarak nitelenen Osmanlı’dan yeni bir ulusun doğuşuna tanıklık eder. Destanında, Çanakkale Savaşlarının nedenlerini de belirtir, Enver Paşa’nın yanlışlarını anımsatır. Gelibolu, “vatanın kalbi”dir savaşlarda.
Sayfa:
Osman Olmuş ilk kitapları Vişneçürüğü Aşklar (Gece, 1992) ve Pan Flüt Çetesi’nde de (Korsan, 1995) belirtileri varsa da daha çok Kuduruk Kalpler Malikânesi (Yasakmeyve, 2008) ile birlikte biçimi daha çok ironinin alanı ve aracı haline getirdi. Burada önemli olan başka bir ayrıntı ise biçimin aynı şekilde edepsizliğin ve argonun da alanı olmasıdır.
Sayfa:
Yalnızca kendi hakkını savunmuyor Zeynep Altıok Akatlı; ‘herkes’ten söz ediyor. Üç beş ağaç için direnen gençlere, bir minibüste öldürülüp yakılan Özgecan’a, Hrant Dink’e, evleri işaretlenen alevilere de selam göndermeyi unutmuyor. Aslında bütün ‘ötekiler’ selamlanıyor sayfalar çevrildikçe.
Sayfa:
Bahar Aslan, öykülerini yıllardır biriktirdiği karakterlerinin iç dünyalarını, kendileriyle ve içinde yaşadıkları dünyayla hesaplaşmalarını, akıcı, keyifle okunan bir dille, müthiş gözlem gücüyle, güçlü bir kurguyla aktarıyor kitabında.
Sayfa:
Sonrayı duyurmak için geçmişi de sahiplenen bir şiir yazıyor Nilay Özer. Çoğu zaman zor da olsa, derin yüzleşmeleri ve hesaplaşmaları gerektirse de geçmişin ve şimdinin üzerinden yükselen bir hakikat geleceğe daha sağlam adımlarla yol alacaktır böylelikle, kuşkusuz; “ben ki hiç bilmeden geçmişi seçtiğimi/..büyüsün uzağa bakmanın yükü// hatırlanıverdi nemli ev içlerinin/ yaşamaktan çok eski bir anıyı emzirdiği sardunya”.
Sayfa:
Karışık düşüncelerimi, rüyalarımı, hayallerimi ifade ederken kullandığım optimum aracın öykü olduğunu söyleyebilirim.
Sayfa:
Aytül Kasapoğlu’nun derlediği Özne Hayatı Konuşunca, sosyolojiyi donmuş halinden çıkaran örneklerden oluşuyor. Böylelikle de, teorileştirme süreci (temellendirilmiş kuram) aşamalarının sahada gerçekleşen her bir adımı okuyucuyla paylaşılıyor.
Sayfa:
Metin Turan’ın Kültür-Kimlik Ekseninde Türk Edebiyatı adlı eleştiri-inceleme türünde kaleme aldığı kitabı, farklı konu başlıklarının da çalışmaya dâhil edilmesiyle zenginleşerek yeniden okurla buluşuyor. 2004 yılında gerçekleşen ilk baskısında on beş yazıya yer verilen bu kitapta; “Gelenek, Moda, Öykü ve Öykücü” ve “Yeni Azerbaycan Şiiri ve Hamlet İsahanlı” gibi başlıklarla çalışmanın kapsamı genişletilerek kültür-kimlik ekseninde Türk dünyası edebiyatına dair detaylı bir anlatım sergileniyor. Turan’ın halk edebiyatına duyduğu derin ve anlamlı ilginin çalışmalarına yansımasıyla çağdaş Türk dünyası edebiyatına olan merakının bir sonucu olarak ortaya çıkan Kültür-Kimlik Ekseninde Türk Edebiyatı, özelde yeni Türk edebiyatı, genelde ise Türk dünyası edebiyatına dair farklı metin seçkisi ve edebiyatçı kimliklere yaklaşımda sergilenen çokyönlü bakış açısıyla özgün bir çalışma sunuyor.
Sayfa:
Say Yayınları’nın Platon’un Bütün Eserleri dizinde 24. kitap olarak Furkan Akderin çevirisiyle yayımlanan Devlet “çılgın bir efendiden kurtuluşla” başlıyor. “her zaman doğruluğun ve bilginin yanında olmalıyız” öğüdü ile bitiyor. Devlet ve insanı paranın iki yüzü gibi görüyor, Platon. İnsanı anlatırken devleti, devleti anlatırken insanı kastediyor.
Sayfa:
“Raggles’in” kim olduğu önemli elbette; O’ Henry’ni “New York’u Nasıl Sevdi?” öyküsünün hiçbir şiir yazmamış şair ruhlu kahramanı, “Serseri diye” anılır; “bu ona düşünür sanatçı, gezgin, doğabilimci, kaşif demenin dolambaçlı bir biçimi”dir. “Aslında şairliği bunların hepsinin üstünde”dir. Ama, gelgelelim “Raggles yaşamında tek bir dize yaz”mamış, çünkü “o şiirlerini yaşar”mış. (Etrafımızda ne çok böyle büyük şair, filozof, politikacı, ekonomist, eğitimci, hâkim, yargıç, savcı... var!)
Sayfa:
EYLÜL 2015 - KİTAP EKİ
Anasayfa   |   Tarihçe   |   Varlık Dergisi   |   Kitaplar   |   İletişim
Copyright © 2017 VARLIK YAYINLARI