Varlık Yayınevi
     
 
 
   
Anasayfa Tarihçe Varlık Dergisi Kitaplar İletişim Yardım
Kullanıcı Girişi  (Üye Ol - Şifremi Unuttum)
Yaşar Nabi Nayır
Varlık Ne İçin Çıkıyor
Varlık İçin Ne Dediler
Künye
Varlık'ta Bu ay
Varlık Dergisi İçeriği (son 14 yıl)
Abonelik
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri
Varlık Dergisi 'eurozine' üyesidir

Haziran 2011

Sayfa:
Sayfa:
Varlık dergisi olarak, hâlâ yazılarını daktilo ile yazmayı sürdüren ve şimdi bilgisayarla yazıyor olsalar da uzun yıllar daktilo ile ülfetini sürdürmüş olan yazarlarımızla hazırlayalım istedik bu ayki dosyamızı. Son fabrikasının da üretimine son vermesiyle artık tarih olan daktiloyu saygıyla selamlamak için...
Sayfa:
Çoğu yazar, daktilosuyla birlikte, öksüz ve yoksul bir öğrenci gibi okul bahçesinde oynanan oyunlara dışarıdan bakmaya, susmaya zorlanırken, dijital devrimden hangi kötülük odaklarının daha çok yararlandığını sormak istiyorum, daktilo makinesini artık üretmeyenler ve anısını bir kenar süsü kadar olsun korumayanlara.
Sayfa:
Corona Standart. Kırk yıllık yazı makinası. Elli yıllık yazı makinası. Bugün doksan iki yaşında. Tuşları yenik. Bitkin. Oradan oraya, dört beş eve sürüklendi benimle. Hiç yakınmadı. Kırk yıllık, yarım asırlık Coro¬na Standard daktilo. İyi kötü günler birlikte geçti. Söyler gibi o da: Bana pek sert vurmuşlar bir yerlerim ağrıyor/ Ya gün boyunca bastıran bu uyku/ Sevincin sesi çıkmıyor.
Sayfa:
İyi ki elyazısını daktiloya çekmek var. İyi ki daksille silinen sözcükleri yeniden yazarken ütülü bir gömlek gibi temiz bir yazı hazırlamak var. Bu bilgisayar kalabalığı arasında, biz daktilo zamanından kalan insanların yalnızlığında insana dinginlik veren bir mutluluk olduğunu da anımsayalım.
Sayfa:
Kâğıt, karbon kâğıdı, şerit, daktilo silgisi. Durmadan aksayan, takılan, sürçen bir harf. Silik çıkan bir başkası. Yanlış yazılmış bir kelimenin üzerinde çarpılar. Bir, iki, üç aralık. Soldan sağdan marj blokları. Öksüren daktilolar. Sessiz daktilolar. Günümüzün makinaları: Dört kol çengi.
Sayfa:
Bence daktilo, daha düne kadar yazar zihninin bedeniydi, ya da ayrıcalıklı nesnesi, oyun alanıydı; hem de kâğıt, silgi, karbon, şerit gibi tamamlayıcı mallarıyla… Bilgisayar klavyesi ise çok büyük kolaylıklar sağlayan bir oyun alanı. Sanırım romanımız bundan dolayı patladı!
Sayfa:
Sayfa:
Basit formlarda da o görülür ki, bana kalırsa Dede Efendi’nin müzikte gelip dayandığı yer tam da burasıdır. Köçekçe yazdı, tavşanca yazdı, türkü yazdı ama hepsinde soyluluk kendisini duyumsattı. Tanpınar’ın o çocukça laflarından, “Dede’nin kartalı kanatlarını daima yükseğe açar” falan gibi sözlerinin ifade etmeye çalıştığı budur ve bu nedenle bana kalırsa imparatorluk müziğinin doruğu tam da bu nedenle Dede’dir. Itri çok farklı birisidir. Dede Efendi kadar kapsayıcı değildi. Belki öyleydi. Küçük formlu eserlerini bilmiyoruz. Ama Dede Efendi’nin bütün o klasik ve mutantan üslubuna rağmen müthiş bir bireysellik getirdiğini, kent kültürü yeşerttiğini, halkla içli dışlı olduğunu söyleyebiliriz.
Sayfa:
Sayfa:
Kadın romancıların, yazdıkları dilin imkânları, eksiklikleri, gedikleri ya da tıkanıklıkları, bazı alanlarının bozulup yeniden üretilmeleri noktasında bir farkındalık içinde oldukları ve anlatılarında, bazen bunu –karakterlerin diyaloglarına giydirilmiş- teorik söylemler üzerinden, bazense bizzat uygulamaya yönelik çabalarla temrin ettikleri gözlenir.
Sayfa:
“Bakış Açısı” bu sayıda Simone de Beauvoir’ın Türkiye’de alımlanış farklılıklarını konu ediniyor. Ayşenaz Koş yazısında Simone de Beauvoir’ın Türkiye’de 1960’lardan günümüze değişim gösteren yazar imgesini dergilerde yayımlanmış yazılara (çevirisi yapılmış metnin dışındaki öğeler: kısaca metindışı öğeler) ve çevirilerin kapaklarındaki resimlere, tanıtıcı arka kapak yazılarına, önsözlere (yanmetinler: paratekstler) dayanarak değerlendiriyor. Bu bağlamda “Beauvoir”ın Türk okuruna, özellikle 1980’lerden önce erkek eleştirmenler ile erkek yayınevi sahipleri ve çevirmenler tarafından, Sartre’la ilişkisi önplana çıkartılarak tanıtıl[dığını]; bir yazar olarak yeteneklerine her ne kadar saygı duyulsa da, yapıtının felsefi niteliği[nin], bir başka deyişle feminizm hareketi içindeki felsefi değerinin “en azından yanmetinler düzeyinde önemsizleştiril[diğini]; 1980’lere gelindiğindeyse, Beauvoir’ın feminist yönü[nün] metindışı öğelerde kendini göster[diğini]”, ama “Le Deuxième sexe’in (Kadın. “İkinci Cins”) Türkçe çevirilerinin yanmetinlerinde (özellikle arka kapak ya¬zılarında ya da önsözlerde) onun feminizmdeki yeriyle ilgili herhangi bir bilgiye rastlan[madığını]” belirtiyor.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Âdettendir, hikâyede, denemede ve bilhassa şiirde, bazen samimiyetle, bazen iyiniyetle, bazen de bilmediğimiz için o klişeyi tekrarlar ve övgüyü konduruveririz: “İnce duyarlıkların şiirini yazıyor.” Bunu pek çok şair ve şiir için söyleyebiliriz, doğrudur da, öyle bir şiir de yazılıyordur, yazılır, hem nasılsa kimseye de zararı yoktur. Ama Cahit Zarifoğlu o duyarlıkların şairi değildir, onları çoktan ve evvelden başkalarına bırakmıştır. Hem böyle tanımlamalar, yargılar biraz da aslında hiçbir şey söylemeyen, hiçbir derdi olmayan, gamsız, ve gamsız olduğu için de neş’esiz şiirler için söylenmez mi?
Sayfa:
Sayfa:
Türk ve İran edebiyatlarının, son iki yüzyılda, benzer değişme ve gelişme süreçlerinden geçtiği söylenebilir. Ancak, bu konuda yapılmış yeterli karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarından yoksunuz. Üniversitelerde, dolayısıyla akademik çevrelerde üretilmiş yetersiz karşılaştırmalı edebiyat çalışmaları, daha çok klasik edebiyat dönemlerini kapsamaktadır. Türk ve İran edebiyatlarının, “tarihsel roman”, “taşra ve köy edebiyatı”, “toplumsal belge olarak öykü ve roman”, “devrimci ve slogancı şiir” gibi başlıklar altıda, benzer dönüm noktalarından geçtikleri, sistematik bir çeviri çalışmasıyla ortaya konabilir.
Sayfa:
Ağını örmüş bir örümcek gibi metnini tamamlayan bir yazar da köşesine çekilir. Okursa ipekten ağın ardına gizlenen yazarla bağ kurmak için ikaz tümcesini arar durur. Yazarının saklandığı yerden çıkmasını, afiyetle yenilip yutulmaya dünden razı bir kurban gibi şehvetle bekler, her bir tümcenin üstüne şiddetle basar da bir türlü çıkıp gelmez yerinden…
Sayfa:
Birçok kişinin manzumeyi şiir saymasının temelinde eğitim sistemimiz yatmaktadır. Türkiye’de eğitimin beyinleri özgürleştirmek değil de beyinleri yıkamak olarak kullanılmasının şiir alanında da böyle bir sonuç doğurması eşyanın tabiatı icabıdır.
Sayfa:
Bayıldıran’da zaten oldum olası anlamadığım yer de burası: Bir yandan devleti, kurucu ideolojiyi eleştirip Devlet Bahçeli’yi önüme bir put gibi dikiyor; öte yandan da mistik şiirin zirvesi olan, ideolojik çizgisi hiç de kendisine uygun gibi görünmeyen Hilmi Yavuz’u yere göğe sığdıramıyor. O zaman ideoloji ile eleştiri başka yerlere mi düşüyor Bayıldıran’da?
Sayfa:
Erendiz Atasü’nün son kitabı, yedi öyküyü bir araya getiren ve adını içindeki öykülerin birinden alan Hayatın En Mutlu An’ı, insanın zamanla kurduğu ilişki, zamanın insan hayatına etkileri, özellikle hayatın yaşlılık evresi üzerine düşünen ve düşündüren öykülerden oluşur. Bu öykülerde yazar, orta yaşlı ve yaşlı –çoğunlukla kadın– karakterler üzerine odaklanmakta, büyüme ve olgunlaşma süreçlerinin sancılarını atlatmış, bu kez de “dağın öteki yüzünün,” yani inişin, çöküşün, çözülüş ve yaşlanmanın, kısacası sona yaklaşmanın sancılı süreçlerini yaşayan karakterleri ele almaktadır.
Sayfa:
Solanas’ın yazdıkları hayli sert, öfkeli, özcü bulunabilir, ayrılıkçılığı, kendisini nelerden ayırdığını (örneğin erkekler) tanımlama, erkekler kategorisini tarihsel ve toplumsal olarak tanıma riski taşıyabilir. Ama şurası bir gerçek ki hayatı ve manifestosuyla kadınlara öfkeli olmayı öğretmiştir.
Sayfa:
Sayfa:
Yazımın temel kaygısı, Kemalist ‘sol’un (kitle tabanının) sol vehimleri değil elbet. Yalnız geçerken işaret etmiş olayım; Koçak’ın vurguladığı gibi, Tanpınar, “Türk ulusçuluğuna bağlı olup da sadece daha geniş ve daha dolayımlı bir yerlilik düşünmeye” çalışmış, sıradan bir Türk milliyetçisidir. Dolayısıyla, ‘devletçi-milliyetçi’ anahattı ihlal etmeme özeni ile (zaman zaman su başını tutanlara yalvar-yakar olmuşsa da) Cumhuriyet’in ihsanlarından istifade etmeyi de bilmiş bir kişiliktir.
Sayfa:
“Venedik’te Ölüm”ü Oscar Wilde’ın “Dorian Gray’in Portresi”nden ayıran şeyi iki kişi arasındaki ciddi yaş farkı ya da çiftlerden birinin henüz bir çocuk oluşuna bağlamak nasıl ki yersiz ve yetersizse, aşk ve güzellik kavramını toplumun istediği biçime sokmaya çalışmak da o kadar gülünç olur.
Sayfa:
Neden kalkışılır ortak çeviriye? Uyar’a göre, ya çevirmenlerin ikisi de belli bir yazara ya da yapıta tutkundurlar ve o yazarı bir güçbirliği sonucu, okura daha başarılı bir biçimde tanıtmak isterler, ya da belli bir yapıtı birlikte okumuşlardır, o zaman bu paylaşma isteği daha da belirginleşir; kimi zaman çevirmenlerden biri yapıtın özdilini bilmemektedir ama kendi anadilinde ustalaştığı, uzmanlaştığı bir alana girmektedir çeviri, söz konusu dil Türkçeyse, çevirinin Türkçede akışı ondan sorulacaktır.
Sayfa:
Sayfa:
Arada bir yineliyorum; yaşınız kaç olursa olsun, yaşantı zenginliği iyi şiir yazmaya yetmez. İlle de okumalarınızla o yaşantının sağlamasını yapmanız gerekiyor. Daha açık bir ifadeyle, yaşamdaki, yaşamınızdaki şiir uçlarını yeteneğinizle sezebilirsiniz elbette. Ama eğer o sezdiğinizi bir şiire dönüştürebilmek, şiir olarak göstermek istiyorsanız, mutlaka şiirin bugünkü çıtasının farkında olacaksınız. Bunu da ancak ve ancak okumalarla elde edebilirsiniz. Yalnızca şiir de değil; çok farklı türlerde iyi kitaplar okuyarak.
Sayfa:
Sayfa:
Bu ay gerçekten güzel öyküler okudum. Okuduğum yeni imzalar arasında beni en çok heyecanlandıran ise, çok genç bir yazar oldu. Henüz on altı yaşında olmasına rağmen gönderdiği iki öyküdeki akıcı kurgu, zengin sözcük dağarcığı, çağrışım zincirindeki doğallık –sizin de göreceğiniz gibi– hemen dikkat çekiyordu.
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Sayfa:
Eklektizm, şiirin en büyük düşmanıdır. Şairler fotokopi çekerek değil, otokopi çekerek şiir yazmalı.
Sayfa:
Bizans Sultanı nasıl bir romandır, nasıl okunabilir, nasıl sınıflandırılabilir? Bir okur olarak bu zincirleme sorunun birden fazla yanıtı olduğunu düşünüyorum: Bizans Sultanı, öncelikle yerkürede dolaşan; böylece yazarı kadar okurunu da genişleten bir yol ve yolculuk romanıdır. Ama aynı zamanda arşiv, kütüphane ve ansiklopedi taraması yapan bir kazı çalışmasıdır. Ama sanırım büyük bir çoğunluk onu, (merak duygusunu kışkırtan kurgusunu temel alarak) polisiyeye iyice yaklaşan gizem romanı diye nitelendirecektir.
Sayfa:
Bu yıl “Sonrası Ya”z dosyası ile, Homeros Şiir Ödüllerinde ikincilik alan Halil İbrahim Polat’ı geçtiğimiz yıl üzerinde daha sık durulması gereken kitabı üzerinden hatırlıyoruz:H.İbrahim Polat’ın 2010 Yaşar Nabi Gençlik Ödülü’nü alan dingin kitabı “Uzak Su” kendine güveni tam bir şair profiliyle geliyor karşımıza. Söylediğinden emin, kılçıksız bir dille konuşan, düz fakat derinlikli bir anlatım. Hani Rilke’nin düzlüğüne, Baudelaire’in enginliğine varan düzlükten seslenen günümüz sevdalısı bir şair.
Sayfa:
Birsen Ferahlı’nın ilk öykü kitabı “O Yaz”ı okurken, yaşantılar ve öyküler arasındaki o canlı ve dinamik ilişkinin diyalektik sarmalını düşündüm sürekli. Öykü kişilerini geçmiş zamanda; özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda dolaştıran Birsen Ferahlı, insan yaşantılarını öyle incelikli bir tarzda kurguluyor ki, artık o yaşantıların dönüşmüş, farklılaşmış, süzülüp öyküleşmiş biçimlerini okuduğumuzu hissediyoruz.
Sayfa:
“Aynen” sözcüğü nasıl birdenbire moda oldu! Karşısındakinin görüşlerini olduğu gibi paylaşmak için kullanılıyor: “hiçbir yerine, hiçbir şeyine dokunmadan, değiştirmeden, olduğu gibi” anlamına geliyor bu sözcük. Karşı tarafın söyledikleri tümüyle onaylanmış oluyor “aynen” denince. Bu sözcüğün argo anlamı da var: “hemen, derhal”. Virgül, noktalı virgül, iki nokta üst üste yerine “artı”yı kullananlar, şimdi de olur olmadık biçimde “aynen”i dillerinden düşürmüyorlar. “Aynen” ve “artı”yı kullananlar daha mı entel oluyorlar acaba?
Sayfa:
Haziran 2011 - KİTAP EKİ
Anasayfa   |   Tarihçe   |   Varlık Dergisi   |   Kitaplar   |   İletişim
Copyright © 2017 VARLIK YAYINLARI